Unutamadığım kitaplar

Abone Ol

İnsanın okuyup da unutamadığı kitapları 60 yaşında anmaya ve anlatmaya çalışması, aslında bir ömrü entelektüel açıdan gözden geçirmesi gibidir. Ben bunu biraz da çocukluk ve ilk gençlik yıllarımdan başlayarak yakın zamana kadar evden eve taşımakta zorlandığım pek çok kitabın okuduğum ilk nüshalarına duyduğum özlemle o günleri birlikte anıyorum.

Okur-yazarlığın, kültür ve sanata ilginin çok az olduğu bizim gibi toplumlarda sanatçılar ve yazarlar gibi, bunların ortaya koyduğu eserlere ilgi gösterenler de çevresindeki insanlardan elbette farklı yaratılışta olmalıdır. Okuma-yazmaya oldukça soğuk bakan bir çevrede büyümeye, hayata hazırlanmaya çalıştığım için, kendimi bildim bileli hep yabancılık çektim.

Peyami Safa Dokuzuncu Hariciye Koğuşu nda, "Ciddi bir hastalık geçirmeyenler hayatı tam olarak anladıklarını söyleyemezler" gibi bir cümleye yer verir. Bu kitabı okuduğumda ilkokulun ilk yıllarında ağır bir tifo hastalığı yaşadığımı ve bu hastalığın bende okuma tutkusunu nasıl uyandırdığını ve ondan sonra hayata nasıl farklı baktığımı hatırlıyorum. O dönemde epeyce bir zaman okula gidemediğimden, arkadaşlarımın da yardımlarıyla temin ettiğim Eflâtun Cem Güney in yayınladığı okul dergilerinde okuduğum hikâye ve masalların bende kelimelerden bir dünya kurma alışkanlığı oluşturduğunu söyleyebilirim.

Bağda geçen yaz günlerinde, yaşlı ve özürlü bir komşumuza, onun Mushaf çantası içinde sakladığı Mevlid gibi manzum yazılmış, ilk sayfaları kayıp bir kitaptan Hz. Ali, Kan Kalesi, Kesik Baş ve Güvercin Hikâyesi ni yüksek sesle okuyuşumu unutmam mümkün değil. Bu kitabın 50 yıl sonra bir Fransız Türkologu eliyle yayınlanmış şekli beni o günlere götürdü.

Yatılı okuduğum ortaokul döneminde, kahramanı İngiliz Kemal olan bir dizi romanla Pardayanlar adlı bir dizi şövalye romanı okuduğumu ve hafta sonlarında 32 kısım tekmili birden filmler seyrettiğimi hatırlıyorum. O günlerde çok moda olan ve benzerleri Kemal Tahir tarafından yazılan Mike Hammer adlı dedektifin maceraları beni hiç mi hiç ilgilendirmedi. Bugün de cinayet ve dedektif romanlarına ilgi duyanlara şaşarım, çünkü bizim toplumumuzda bu tür hikâye ve romanların karşılığı yok. Bizde bırakın cinayetleri, çete ve mafya işleri bile o kadar ortada, saklısı gizlisi olmayan bir tarzda yapılıyor ki, kimsenin suçluyu bulmak için kafasını yormasına gerek kalmıyor. Bazıları cinayet işleyeceği zaman baltaya bile sarılıyor.

Ahmet Haşim den Dostoyevski ye

Lisenin ilk sınıfına kadar saf şiirle karşılaşmadığımdan olacak, şiirden pek hoşlanmıyor, kafiyeli-ölçülü sözlerle bazı bilgiler anlatmaya kalkanların dilindeki zorlamaya şaşıyordum. O yüzden ders kitabında ilk kez karşılaştığım Haşim in şiirlerindeki şu mısralar beni çok sarstı:

"Bize bir zevk-ı tahattur kaldı

Şu sönen gölgelenen dünyada"

Bu mısralardan sonra saf sanata uyandığımı, şiir kitaplarına çok ilgi duyan arkadaşım Bekir Oğuzbaşaran la birlikte Kayseri deki kitapçıların raflarını alt-üst etmeye başladığımızı söyleyebilirim. Aynı yıllarda yayınlanan Yahya Kemal in Kendi Gök Kubbemiz, Necip Fazıl ın Çile ve Nâzım Hikmet in 835 satır adlı kitapları elimizden düşmüyor, Asaf Hâlet, Attila İlhan ile Sezai Karakoç u da okumaya çalışıyorduk. Kapı komşum olan Hasan Nail ile de Necip Fazıl dan Çehov a, Cevat Fehmi den Shakespeare e kadar tiyatro klasikleri okuyor, Haldun Taner in yazdığı Ulvi Uraz ın oynadığı oyunlara bayılıyorduk

Necip Fazıl ı 1964 yılında yayınladığı Büyük Doğu dergisiyle tanıdıktan sonra Bir Adam Yaratmak adlı eserini bağda geçirdiğim bir yaz günü beynim zonklayarak okumuş, 1965 yılında Kayseri de verdiği Dünya Görüşümüz adlı konferansıyla daha çok sevmiştim. İdeolocya Örgüsü nün ilk baskısıyla birlikte Descartes in Metot Üzerine Konuşmalar ve Nureddin Topçu nun Yarınki Türkiye adlı kitaplarını okuyor, Eflatun un diyaloglarını zevkle okuyordum. İmamı Gazali yi de El Munkizü Mine d Dalâl ile tanımış, benimsemiştim.

Bu felsefe merakından ötürü, Reşat Nuri okuyamadan Peyami Safa ve Dostoyevski romanlarıyla tanışmıştım. Tarık Buğra ile Anton Çehov un hikâyeleri beni dünyanın hüznüne âşina kıldılar. "Melâli anlamayan nesle âşina değiliz" diyen Haşim e hak vererek şiir ve hikâyeler okurken dinimizin temel kitaplarına da yöneldim. Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, "Benim bildiklerimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz" buyuruyor Liseyi bitirdiğim yaz, üniversite sınavlarının sonuçlarını beklerken, nerden elime geçtiğini hatırlamadığım Osmanlıca basılmış 40 Hadis adlı bir kitabı kimsenin yardımı olmaksızın okumaya çalışarak, çok bilinen hadislerin yardımıyla kendi kendime Osmanlıca yı sökmüş oldum. Üniversite yıllarında, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü yle birlikte Felsefe ve İngiliz Edebiyatı bölümlerine de devam ettiğim için, sonraki yıllarda okuduğum kitaplarımdan büyük çoğunluğunu muhafaza ediyorum. Sadece lise yıllarında biriktirdiğim ve 12 Mart döneminde babamın baş belâsı gördüğü kitapları, onlara hep biraz ürküntü, biraz hayranlıkla bakan yeğenlerime üç yıl önce dağıttım. Çünkü çoğunun yeni baskısını almış, bazılarını artık tekrar okumaya gerek görmemişim Ulu Hakan Abdülhamid Han da bunlardan biri

Tanrıkulu ndan dinlediklerim

Necip Fazıl ın Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar adlı kitabını okuduğum günleri unutamam. Çöle İnen Nur ile Tanrıkulu ndan Dinlediklerim ise favorilerim İlki Peygamber sevgisini mensur şiir gibi anlatımıyla defalarca yazılarıma konu oldu, ikincisi de felsefi ifadesiyle beni derinden sarstı, ama 1968 yılında yarım kalan ve yayınlanmayan bir tanıtma yazısından beri ne benim ne de kimsenin yazısına konu oldu. Asıl unutamadığım kitap budur. Eflatun un diyaloglarıyla Nietzsche nin Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı kitabını hatırlatan, ama bunlardan daha açık bir mistik ve metafizik duyarlığı yansıtan bu kitabın muhatabını hiç bulamadığına üzülmüşümdür. İlk kez 1943 yılının Büyük Doğu dergilerinde dizi yazı olarak yayınlanan, ama muhatabını bulamadığı için ancak 1968 yılında kitap halinde yayınlanan bu eser edebiyatımızda benzersiz bir metindir. İkinci cildine Büyük Doğu da yayınlanan başyazıları da toplayan bu kitaptaki yaklaşımıyla Necip Fazıl ne türden bir sanatçı-mütefekkir olduğunu ortaya koyduğu halde, bu da daha sonra "baş eserim" dediği İdeolocya Örgüsü gibi yeterince anlaşılamamıştır. Bu durum, belki Necip Fazıl ın değil de bizim entelektüelimizin talihsizliği.

Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar gibi Tanrıkulu ndan Dinlediklerim de hak ettiği ilgiyi göremeyen, o yüzden de onunla ilgili sohbetlerde en çok tavsiye ettiğim, ama benim de hakkıyla değerlendiremediğim için unutamadığım iki önemli eser Tavsiye ediyorum