Üniversitenin biçimi ve özü

Abone Ol

Üniversiteyle ilgili tartışmalarda gelinen noktada bizzat üniversitenin kendisi olmadığı gibi, sorunlarının bırakınız çözümünü, sağduyulu, nesnel ve gelişen, şartlar açısından doğru düzgün tesbitinin yapılmasına yönelik bir maksattan da söz edilemez. Önyargılar, te dip etme ve güç isbatları, hakimiyet ya da etki altına alma beklentileri, doğrudan üniversiteyle bağlantılı hususlar değildir ve üniversite bu durum karşısında ya içe kapanma ya da bile isteye duyarsızlık rolünü üstlenmeye kendini mecbur, hatta mahkum hissetme psikolojisine kaptırmış gibidir. Çünkü tartışmalarda, haklı ya da haksız taraf olma konumunda yerleşebileceği herhangi bir yerin bulunmadığı ortadadır.

Kuşkusuz üniversiteler açık ve "rutin" faaliyetlerini sürdürüyorlar. Fakat bu karmaşık ve paylaşım isteğine bile duyarsızlaşmış tarifsiz bir kahır duygusudur. Yıpratılmış, paralanmış ve aşağılanmış olma durumunu anlamsızlaştıran bir kahır duygusudur üstelik bu duygu. Gerçekte bu duygunun karşı çıkmak, tepki göstermek veya mücadele etmek ya da onaylamak isteğinin yönelebileceği herhangi bir taraf da sözkonusu edilemez gözüküyor. Üniversite, olumlu veya olumsuz, varlığına bir anlam yükleme, bunu tartışma, geliştirme veya düzeltme gereğinin çekiciliğinin pörsütülmüşlüğüyle kuşatılmış hissediyor kendini. Belki de, sözgelimi hiç bir nedene dayanmadan sırf keyif uğruna bir takım yaptırımlar, te dibler veya cezalandırmalara maruz bırakılsa, bu kadar kahır içinde olmayabileceğini düşünüyor.

2547 sayılı kanunla yirmibeş yıl önce, bir maket olarak korunup özü tuhaf bir kimyasalla içteniçe çözündürülerek başkalaştırılan üniversite bile geride kaldı. Farklı bir evrenin farklı bir safhanın yaşanıldığını, ne yazık ki, hararetle ve yakıcı bir tutkuyla, üniversite üzerinde tartışmaları sürdürenler geride kalanın ne olduğunun ayrıdına varmış gözükmüyorlar. Eğer başkalaştırılan üniversitenin, üniversite mensublarının (memurundan rektörüne, uzman ve okutmanından araştırma görevlisi ve öğretim üyesine kadar) bir başka sürecin kapısını zorlayarak üniveriteyi kökten bir anlam kaymasından sıyanet edilerek denetimde tuttukları biraz olsun sezilebilirdi. Ama bu bile gerçekleşmedi.

Üniversitenin anlam bulanıklığına savrulmasında, öz ile biçimin ayırdan varamayan hayret bir zihnin varlıı sözkonusudur. Bu zihin, biçim öz olarak algıladığı için, mesela biçimin binbir görünüşünden biri olabilecek olan YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu) ü, tüm faaliyetlerin odağına yerleştirdi. YÖK e karşı olan da, taraf olan da aynı hedefe paralel seyrettiklerinin, bir an için olsa da, hiç kuşkusuna yer vermedi. Bir noktadan sonra karşı olan ile taraf olan, varlıklarının kesinkes birbirine bağlı olduğunu gördü. İğreti, yapay, özsüz varlıklardır bunlar. İşte üniversite böyle bir süreçte, hiç değilse hatıra kabilinden mevcudiyetini korumaktan başka çıkar yol bulamadı.

Şu özeleştiriyi ve aynı zamanda tesbiti yapmak mecburiyet halini almıştır. 80 hareketinden, yani onun bağlaşığı olan YÖK zihniyetinden önce, öz olarak "üniversite" vardı ve biçimini, formunu arıyordu. 68 lerde başlayan işgâl, boykot, yıllar sonrasında açıkça anlaşılan "Amerikan destekli güdümlü sol" (ki gerçek solun da celladı olacaktır bu) aranılan biçimin yollarını kesti, imkanlarını yavaş yavaş tüketti, çürüttü, yozlaştırdı. Tıpkı ülkenin bir çok temel, tarihsel ve hayati sorunlarında olduğu gibi. Bugün, "geçmişte sıkı solcuydum, şimdi liberalim" türü üfürükte bulunanlar, yer değiştirerek (çoğunlukla da akıp topaçlandıkları belli bazı "cemaatler" in tavlaları oluyor) icra-i faaliyetlerinde berdevamdırlar. "Sağcılığı", "milliyetçiliği" rivayeten mevsuk Doğramacı YÖK biçimini öz olarak fiiliyata geçirmesiyle, biçim arayışının yollarını keserek, üniversiteyi sorun olmaktan çıkarttı. Özetle, tartışılan üniversite sorunu değildir.

İktidar partisi, özünden soyutlanmış üniversiteye ister onbeş, isterse ellibeş rakamını ekleyebilir. Sanayileşme hedefinden fabrika kurma (ki binbir emekle kurulanları "babalar ( ) gibi satarak" sirkat içindedir) iktidarı olmadığına göre "üniversite" açması doğal sayılmalıdır. Fakat üniversitelere "ilk beşyüzün içinde niçin yoksunuz", "Avrupa araştırma fonundan neden yararlanmadınız" türünden eleştiri yapmaya ne hakkı vardır, ne de yetkisi. İlgisi bile olmamalıdır. Çünkü, bırakınız üniversitenin gelişimi için temel ihtiyaçlarını karşılamayı, sadece özlük ve mali, yani ücret konusunda bile öğretim elemanlarına "ekonomik terör" politikasını bilinçli bir şekilde sürdürmekten geri durmamıştır. Üç yıllık sürede öğretim elemanlarının ücretlerinde artış kümülatif olarak iki üç yüz lirayı geçmez.

Sonuç olarak üniversite, hem özünü, hem biçimini aramak durumuşla baş başa bırakılmış bir görüntüden başka bir şey değildir. Belki bir gün bir kurum olarak bir imkana kavuşabilir, ama bu zihniyet ve bu şartlarda değil!