Gerçekten insanlık tarihinin en ilginç döneminden geçiyor olabiliriz. Hak ve batıl, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve yanlış tarihin hiçbir döneminde bu kadar birbirine karışmış, ayırt edilemez bir hâl almamıştır diye düşünüyorum. Kimler, ne için, hangi niyetle, hangi kasıt ve hedeflerle, neden, nasıl hareket ediyor belli değil. Olaylara bakarak bir değerlendirme yapıyorsunuz, sonra sonuçlarına bakarak tekrar yaptığınız değerlendirmeyi gözden geçirdiğinizde bazen sapma yüzde yüzlere varabiliyor. Özellikle sosyal medyanın oluşturduğu kaos, işleri iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor. Hangi haber, nereden çıktı, kaynağı nedir, gerçek midir değil midir, neyin ne olduğunun belli olmadığı bir dünyanın içerisinde adeta boğulmak üzereyiz. Sizin de nefesinizin kesilir gibi olduğu anlar olmuyor mu?
Doğu ile batı arasında bitmek bilmeyen bir savaşın içerisindeyiz. Asırlardır hiç bitmediği için biteceğine dair bir beklenti de kalmamış durumda. Elbette savaşın bitmesi için gerekli mücadeleden vazgeçecek de değiliz. Barış dininin mensupları olarak başka bir görevimiz de olamaz. Doğu batı arasında dediğimiz zaman hepinizin aklına gelen ilk isimlerden biri muhakkak merhum bilge kral Aliya İzzetbegoviç olsa gerek.
Aliya İzzetbegoviç 1997’de Tahran’da İKÖ toplantısında bakın neler söylüyor: “Açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların bize faydası olmaz; ama acı gerçekler ilaç olabilir. Batı çürümüş değil; güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. İnsan hakları düzeyi yüksek ve sosyal yardım konusunda daha örgütlü. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Bunlar, Batılılardan edindiğim tecrübelerim. Batılıların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. Hakikat, İslam en iyisi! Ama biz en iyisi değiliz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kur’an bize bunu emretmiyor mu: Hayırlı işlerde yarışın. (5/48)”
Bugünlerde yaşanan Gazze katliamı ile alâkalı da merhum Şeyh Ahmed Yasin’in ümmete mektubunun bir kısmına kulak verelim: “Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler! Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak? Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye; “Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardım et!” diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor? Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak: “Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!” Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız! Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın! Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın! Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları! Allah’ım! Sana şikâyette bulunuyorum. Sana şikâyette bulunuyorum.”
İnsan bazen ne diyeceğini bilemediğinde güçlü dava adamlarının kuvvetli sözlerine teslim olur. İslâm’a ve onun sözünü hâkim kılmaya çalışan büyük dava adamlarına selam olsun. Gazze’ye, Filistin’e ve bütün dünyada zulüm altında inleyen ve onuruyla direnen bütün insanlara binlerce selam olsun.