Hatırlanacağı üzere geçen hafta Trabzon’da olan nahoş hadise üzerine “Kürtler Bir Mesele Değil Bir Millettir” başlıklı bir yazı kaleme almıştık. Bu hafta ise aynı yazının devamı olarak ikinci yazıyı yayınlamayı uygun görüyorum. Bu yazıda Kürtler ve ulus devlet kavramını tartışacağım. Böylece meselenin biraz daha anlaşılır olmasını sağlamayı amaçlamaktayım.
Süreçleri daha doğru kavrayabilmemiz için ulus devlet ve üniter devlet kavramlarını tanımlamamız gerekiyor. “Ulusal devlet (nationalstate), egemenliğin ulus’tan/millet’ten kaynaklandığını söyleyen devlet türüdür. Egemenliğinin Tanrı’dan kaynaklandığını söyleyen Kral’ı düşüren Avrupa burjuvazisi tarafından ortaya atılmıştır ve 1789’a tarihlenir. ‘Üniter devlet’ (unitarystate) ise, bununla ilgisizdir; kısaca söylersek, federal olmayan devlet türüdür. Ülkenin çeşitli bölgelerine haklar/âdem-i merkeziyet getirmek gerektiği zaman, bunları başkentten verir veya geri alır. Demokrasiye aykırı değildir” (ORAN, Baskın: http://www.baskinoran.com/gazete/DIZI_1.pdf).
Tanımlamadan anlaşılacağı üzere konuşulması gereken kavram ulus devlet kavramıdır. Üniter devlet kavramı ise tartışmanın dışında olup yönetimsel bir duruma işaret etmektedir. Ulus devlet kavramında ki dönüşüme işaret etmeksiniz şunu ifade etmek gerekir ki; yönetimsel olan, ilkesel olarak süreç içerisinde değişebilir ancak yönetimsel olanın tarihsel olarak dönüşmesinde devletin ve milletlerin menfaati, uluslar ve uluslararası dengeler, büyük güçlerin ve devletlerin coğrafyalar hakkında ki planları dikkate alınarak adım atılmadır. Bu bağlamda yerinden yönetim, özerklik, güçlendirilmiş belediyeleri kısmı, özerklik gibi kavramlar sorunun gerçek sebebinin çözümüne değil çözümsüzlüğün kabul edilip geçici çarelere hatta çözümsüzlüğe ve dağılmaya işaret eder. Dolayısı ile bu tür teklifler bütün sorunlardan bağımsız küresel ve yerel siyasi dengeler dikkate alınarak tartışılmadır.
Tekrar ulus devletin kavramına döner isek Türkiye özelinde bu meselenin tarihi seyri dikkate alınmaksızın bir fikir beyan etmek yanıltıcı olacaktır. Ulus kavramı yahut eski ifadesi ile millet kavramı tarihi süreçleri içerisinde etkin olan akımlar dikkate alınarak inşa olmuş çeşitli dönüşümlere uğramıştır. Millet birinci olarak dini birlikteliğe işaret etmiştir. İkincil olarak kader ve kültür birlikteliğine işaret etmiştir. Batıda milliyetçilik akınların artması ile Türk kavramı özelinde bir dönüşüme uğramış Arap ırkı haricinde bütün Müslümanları kapsayacak bir hale dönüşerek Türk kavramı Müslüman olarak algılanmıştır. Sürecin ne vakit nasıl olduğu esasa dair değildir. Mesele bir kavramın tarihsel olarak dönüşümün mümkün olması ve bu dönüşümlerin süreçler içerisinde bir önceki algıyı içermesi yahut dışlamasının imkânını barındırmasıdır. Cumhuriyet ideolojisi ve özellikle 1960 darbesi süreçlerinde Arap olmayan Müslüman ile eş kapsama sahip Türk kavramı artık birliğini kaybetmiş ve bir ırkı ifade etmeye başlamıştır.
Türk kavramının yüzyıla yakın bir tarihi dönüşümü atlayarak yeniden bütün Müslümanları kapsayan bir hale dönüştürülmesi pek mümkün görünmemektedir. Bu noktada olası bir yaklaşım şu olabilir ki millet kavramı bir ırkı değil kader birlikteliğini ifade etmesi gerekir. Bunun en güzel örneği ve tarihi referansı Medine Sözleşmesi’dir. Medine Sözleşmesi’nde millet kavramı içerisinde Medine halkının bütün katmanları dâhil edilmiştir. Yani millet demek kader birlikteliği demektir. Dolayısı ile ulus devlet kavramında ki ulus ifadesi önce millet, akabinde ırk bağlamından, hatta din bağlamından bağımsız olarak bir kader birlikteliğine dönüşmesi gerekmektedir. Buradan hareketle bu coğrafyada yaşayan bütün etnik gruplar millet kavramı içerisine girmiş olmaktadır. Kader birliğinin bozulması ise herhangi bir grubun yahut etkin kimliğin diğer kimliğin varlığına, onuruna ve maslahatına karşı bir davranış sergilemesi ile olur. Kader birliği nimetinde külfetinde hakkaniyet esasına dayanarak paylaşılmasıdır.
Ulus devlet kavramındaki devlet kısmı ise bir dönüşüm içermekten ziyade devlet olanaklarının tamamının bütün kimliklere aynı mesafede olması ve aynı imkânları sunması olarak inşa edilmesi gerekliliğidir.
Hiçbir vatandaşın ırkı yahut doğuştan kendisinde taşıdığı hususiyetler nedeni ile devlet tarafından dışlanması düşünülemez. Devletin siyasi kaygılarla bazı durumlarda bazı ırklara mesafeli durması yahut bazı alanlarda bazı ırkları öncelemesi derinlemesine düşünüldüğünde bütünüyle milliyetçilik olarak okunamaz. Örneğin tarihsel hafızanın, coğrafi şartların vb. durumların ırklara kattığı bazı yeteneklerin var olduğunu inkâr edemeyiz. Dolayısı ile bu yetenekler dikkate alınarak bir alanda bir ırkın yada yörenin öncelenmesi makul görünmektedir. Ancak mezkûr alanın bütün şartlar vaki olmasına rağmen farklı bir ırka mensubiyetten dolayı en ufak bir ayrımcılığa tabi tutulmak gayr-i insani ve gayr-i ahlakidir.
Bütün bu fikri mülahazalardan sonra şu ilkelere ulaşmak mümkündür:
- Millet kavramı; ırkı, dini, dili, coğrafyayı içinde barındıran yani kader birlikteliğini ifade etmelidir.
- “Ulus devlet sistemi” ki “ulus” kavramı yukarıdaki “millet” kavramına eklemlenmediği sürece sürdürülebilir bir sistem değildir.
- Devletin üniter olması bütün problemlerden bağımsız ve yönetimsel bir sürece işaret etmektedir ve konu dışıdır.
- Devlet yapısı ile ilgili tartışmalar (üniterlik, yerinden yönetim, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, federe devlet gibi) yerel ve uluslararası siyaset ve büyük güçlerin herhangi bir coğrafya üzerindeki emelleri (mikro milliyetçilik gibi) dikkate alınarak değerlendirilmedir.
Ulus devlet paradigmasının kabul edilemezliği en azından ulus kavramında bir dönüşüm olmaksızın salt çatışma oluşturacağı aşikâr olduğu göre birlikte yaşamak için olması gerek kavram nedir? Haftaya inşallah…