Ülkemizde Siyasetin Tarihçesi

Abone Ol

Hatırlarsanız, seçimden önceki bir yazımda, ülkemizdeki siyasete dâir değerlendirmeyi seçimden sonra yapacağımı söylemiştim. Şu andaki manzara hiç te iç açıcı gözükmüyor. Hükûmet kurma çalışmaları, bu yazıyı yazdığım an itibariyle hâlâ “istikşâfî çalışmalardan” öteye gitmemişti. Yıllardır birbirine demediklerini bırakmayan, yekdiğerinin ıcığını cıcığını araştıran politikacılar,  birbirini keşfetmeye çalışmaktalar. Henüz koalisyon görüşmeleri dahi başlamış değil. “İstikşâfî masasının” bir tarafında ülkemizin en eski partisi CHP, diğer tarafında 13 yıllık parti AKP var. Öte yandan, sınırımızın her iki yakasında “kurtlar sofrasını kuranların” taşeronları terör örgütleri ve yıllardan beri ülkemizi sancılandırmak, bölmek, lokmalara ayırıp yemek için yapmadıklarını komayan adıbatasıcalar var. Şimdi böyle kritik bir noktada havanda su dövmek yerine derde derman olacak fikirler ortaya koymak, bu sözlerin iyi anlaşılması için de ülkemizdeki siyasetin tarihçesine hülasa olarak da olsa bakmak gerek. Geliniz işe tâ en baştan başlayalım.

Bizim bu vatana güçlü bir şekilde ayak basma tarihini 26 Ağustos 1071 olarak kabul edeceğiz. Gerçi o tarihe kadar Doğu Anadolu’da pek çok yer fethedilmişti. Ancak bu tarihte kazanılan Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapıları bize ardına kadar açılmıştı. Merhum Ömer Öztürkmen bu zaferi şu kıt’a ile dile getirmişti:

“Bir Cuma sabahı Allah’a karşı, / Malazgirt’te elli dört bin er, / Söylediler en güzel marşı; / Allahu Ekber, Allahu Ekber…”

Elli dört bin erin hep bir ağızdan “Allahu Ekber!” diye haykırdığı devirde Büyük Selçuklu Devleti hükümrândı. Bu devletin siyaseti ise bütünüyle İslâmî idi. Eğitim modeli, adliye teşkilatı ve diğer devlet müesseselerinin referansı, en başta Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerdi. Daha sonra bu iki temel kaynağa dayanılarak tespit edilmiş, Kıyas-ı Fukâha ve İcmâ-ı Ümmetti. İşte bu dört delile, “Edille-i Şer’iyye” denilmekteydi.

Osmanlı Devleti de bu temel esaslar üzerine kuruldu. Ancak Selçuklu Devletinde olduğu gibi Osmanlı Devletinde de İslâm’ın ortaya koyduğu siyaset esaslarından bazıları nâmevcuttu. Şöyle ki: İslâm’da saltanat yoktu. Yani idarecilik babadan oğula geçmezdi. En baştaki idareci, yani halife, seçimle tâyin edilirdi. Halifede ve halifeyi seçecek meclis üyelerinde aranılacak şartlar teferruatıyla belirlenmişti. Fıkıh kitaplarında “El- İmâmetü’l Kübra” başlığı altında işlenen bu konuyu inceleyenler tatmin edici bilgiye ulaşacaklardır. Biz konuyu şu şekilde özetleyelim: Bütün İslâmî kaynaklarda yer alan bilgilere göre, tek devlet ve tek idareci olur. Müslümanların yaşadıkları yerler arasına sınır çizilmez. Devlet Reisi de seçimle belirlenir. Bütün Peygamberler aynı zamanında o devirdeki İslâm devletinin reisi idiler. Yani Peygamberler bütün mesâilerini kırlarda bayırlarda ibadet etmek için gelmemiş, vaktinin mühim kısmında idarecilik yapmış, Allah’ın hükümlerini uygulamış, uygulatmışlardır. İslâm devletinin Anayasası Kur’ân’dır. O bin yıllık devrede, İslâmî referanslar dışında, ecnebilerden kanun almak, âlimler ve Müslüman halk tarafından çok kınanmıştır. Bunu yapan isterse Avrupalıların “Kanûnî” diye methettiği Sultan Süleyman olsun.

Ülkemizde yaklaşık bin sene işte bu temel siyaset hâkim olmuştur. Ancak dediğimiz gibi noksanlıkları vardır. Yavuz Sultan Selim, 1517’de hilâfet müessesesini Devlet adına devraldığında da bunun farkındaydı. Bu bakımdan, ne kendi, ne de kendinden sonraki Osmanlı Padişahları halife unvanını kullanmak istemediler. Zira bu, şartları noksan bir hilâfetti. Buna “nâkıs hilafet” denilmiştir. Kendilerini, “Hâdimü’l Haremeyn” olarak gördüler. Yani Mekke ve Medine’nin ve de bütün Müslümanların hizmetkârı… Ancak eğitimde, sosyal hayatta, hukuk sisteminde İslâmî esasları uygulamaya çalıştılar. Şeklen var olan halifeliği Müslümanların birliğinin sembolü olarak gördüler. Bu durum, TBMM açıldığında da böyle idi. Yerimiz dar olduğundan bin yılı böylece hülâsa ettik ve 23 Nisan 1920 arifesine geldik.