Ülkedeki siyasi kaosdan çok daha korkutucu olanı kuraklık.

Abone Ol

İstanbul un barajlarındaki su hızla tükenmekte. Yağmurlar yağmıyor.

Çocukluğumda hatırlıyorum

Nisan yağmurları ile insanlar banyolarını yapardı.

Bu bereketli suların toprak ve tarla ürünlerini bire bin verdiren kutsallığına imrenen anneler; çocuklarını nisan yağmurları ile yıkayarak çabucak büyüyüp boy atmalarını dilerlerdi.

Şimdi ne nisan yağmurları kaldı, ne karlı kış günleri,

Hızla ısınan dünyamız, bakalım daha ne kadar kahrımızı çekecek.

Havaların kurak geçmesi bağ ve bahçelerin de boynunu büktü.

Meyveler hiç büyümedi.

Kavruk, güdük, tatsızlar.

"Son kuşlar" a serenad yazan Sait Faik gibi kara kara düşünmekteyiz.

O, kuşların kaybolabileceği, gelecek nesillerin bu neşeli arkadaşlarla tanışma şansları olamayabileceği kaygısını duymuştu.

Bizler de sonraki kuşakların ağaç dostları, çiçek arkadaşları, kelebek, arı yoldaşları kalmayabileceğinden endişe duymaya başladık.

Yıllardır suyu bol olan bahçemizdeki kuyunun suyu artık bitmekte.

Her şey o kadar farklı ki.

Gazeteler, Tuz gölünün, Akşehir, Beyşehir göllerinin hızla kuruduğunu haber veren yazılarla dolu.

Çok değil daha yirmi yıl önce seyre doyum olmazdı Beyşehir gölünü.

Üzerindeki tarihi köprüden bakmaya bile yürek isterdi.

Zira heybetli suların ayaklarınıza kadar gelip sizi sürükleyeceği ürpertisini yaşardınız.

Şimdi ne kadar da acınacak bir halde, zavallı ve ağlamcıl kaderi ile bir başına.

Üstelik onun yer yer bataklıklarla yaralanmış gönlünü onarmaktan o kadar aciz ki insanoğlu.

Ne romantik yaz akşamları kalmış, ayışığının şahit olduğu, ne sefalı sandal gezileri.

Yanı sıra arabamızla yarışa girdiğimiz, yol boyu bize arkadaşlık eden Tuz gölünün de görkemi uçup gitmiş.

Güzelim Anadolu,  bakalım bu afetle nasıl baş edecek.

Elin masmavi göllerine bakıp, haset etmemek mümkün değil.

Bodensee üzerinde bindiğimiz feribotta; İsviçre, Avusturya, Almanya arasında yolcu taşıyan gölün on beş yıl öncesini de hatırlıyorum.

Bir karış kaybı yok. Göller ülkesi İsviçre ye de gerçi eskisi gibi kar yağmıyor ama su kayıpları hiç bize uymuyor. Ne Zürich gölünde bariz bir daralma var, ne Zug gölünde. Münih deki Tegernsee insanlara yine huzur damıtmakta.

Su ile başımız çok ağrıyacak gibi.

Suyu insaflı koruyalım kampanyalarından önce, bir yıldır bir mutfak kovası aldım. Yıkadığım sebzelerin sularını, deterjansız cümle suyu toplayıp, bir köy nostaljisi ile bahçedeki ağaç ve çiçeklere taşıyorum. Nasıl seviniyorlar.

Hem suyu israf etmiyorum, hem insan kardeşlerimin hakkına zarar vermiyorum.

Fakat eski neşeleri yok nebatatın.

Pencerenin pervazına yuva kurmuş serçenin dört yavrusunu seyrediyorum.

Anneleri ne kadar geç dönmekte onlara mama bulabilmek için.

Arada yardımcı olmaya çalışıyorum, bu tüysüz minikler nasıl sarı gagalarını açıp yemek için çabalıyorlar.

Daha gözleri bile açık değil, fakat en ince tıkırtımda hemen ağızlarını açan bu minik kuş yavruları mı sadece.

Bakıyorum da kırmızı balığım da; güya balığın hafızası yok derler, beni tanıyor, yem istemek için neredeyse camı delecek, hepsi açlık belasını savuşturma derdinde.

Tıpkı insanlar gibi rızık peşinde.

Ama yağmurların yağmaması, kuraklık, hepimizin hiç de hayrına değil.

Ne o yavru kuşların anneleri dönebilir, ne balığın yemi olur, ne insanların ekmeği.

Siyasi kaostan medet umanlar, bu büyük afetin yaklaşan, korku veren ayak seslerini duysa çok iyi olacak.