Ukrayna'da Destan Yazanlar

Abone Ol

24, 25, 26.04.2007 günlerinde Kiev- Ukrayna’da idim.
Kiev üniversitelerinde okuyan öğrencilere verdiğim konferans nedeniyle gitmiştim.
Gittiğim şehirlerde ölenleri değil yaşayanları ziyaret etmeye dikkat ederim.
Ölenlerimize, “Allah rahmet etsin” derim ve dualarımı okurum ama yaşayanların duasını almak, örnek hizmetlerini duymak ve gittiğim yerlere o örnek hizmetlerin uygulanması için aktarmaya çalışırım.
Konferansı verdiğim salon, komünistlerin yaptığı ve Batı’ya, “Biz böyle yaparız” dediği salonlardan biriydi.
Bin kadar öğrencinin katıldığını söylediler.
Çoğunluğu Türkiye’den giden öğrencilerdi.
Milli Görüşçülerle, ülkücü öğrencilerin işbirliğiyle gerçekleşmişti.
Yurt dışında gittiğim şehrin önce tarihe damgasını vurmaya çalışan insanlarımızı ziyaret ettikten sonra tarihi ve turistik yerlerini gezdik.
Hem yorgunluğumuzu, hem açlığımızı giderecek hem de ibadetimizi yapacak yer bulalım derken, “Lokantaya gidelim bunların hepsi bir arada gerçekleşir” dediler ve gittik.
Ana caddelerinde komünizmin o hantal, kaba ve insanı ezen binaların arka sokaklarında, rezaletin ve sefaletin kol gezdiği beş milyonluk bu Kiev’in en seçkin caddesinde en lüks restorandı, bir Türk açmış.
Şehrin üst düzey bürokratları, havadan geçinen haramilerinin de yemek yediği bir restoranmış.
İçeri girdik, en seçkin köşede, üç tane tanıdık ve bir tanımadık adam baş başa vermişler oturuyorlar.
Beni görünce o üç kişi, “O hocam, bu illerle bu ne güzel tevafuk” dedikten hoş beş ettikten sonra, o tanımadığım adamı da tanıttılar. O da lokantanın sahibi imiş.
Tanıdıklarım, jilet gibi ütülü elbiselerle, en pahalı kravatlarla, en cilalı ayakkabılarla, iki dirhem bir çekirdek, oralarda açtıkları Kur’an kurslarını denetlemeye gelmişler. Lokantacı, her türlü hizmet için kesenin ağzını açmış.
Kiev’deki Kur’an kursu öğrencilerinin ve hocalarının günlük yemeğini lokantadan gönderiyormuş.
YÖK mağduru öğrencilerin, namaz kılabilmeleri için lokantanın küçük bir yerini mescit yapmış.
Lokanta, hem para kazanma yeri, hem de hizmetlere koşanların buluşup haberleşme yeri olmuş.
Kara Murat’lar, Malkoçoğlu’lar, Fatih’in fedaileri aslında devam ediyorlar.
Ancak atı bırakmışlar uçakla sefer yapıyorlar.
Kılıç yerine kitap almışlar ellerine ve onunla ilerliyorlar.
Macar illerinde han çalıştıran ve Kara Murat’ı görünce göğsünde Haç bile olsa onu tanıyan, çaktırmadan ona yardım eden ve bilgi veren hancılar, şimdilerde lokantacı, sanayici, tacir rolünde işlerini götürüyorlar.
Bunları lokantacıyla ve o üç güzel giyimli adamımıza anlatınca, lokantacı, “Vallahi hoca bu kadar önemli iş yaptığımızı bilmiyordum” deyiverdi.
Bilmemen de iyi.
Dedim, “Daha dur; ileriki zamanlarda burada yaptığınız hizmetlerin destanı yazılacak.
Yeni destanlarımız üniversitelerde yapılan doktora tezleridir.
Almanya’da İslami gelişmelerin nasıl başladığı, nasıl ve kimler tarafından başladığı, zorlukları ve zorlukların nasıl aşıldığı onlarca doktora tezine dönüştü.
Yarın buralar için de yazılacak doktora destanları.”
Bu arada 28 Şubat YÖK’ünün hizmetlerini de anlatmadan geçemem.
YÖK, Türkiye’de aldığı bazı kötü kararlar nedeniyle birçok imam hatip mezunlarının ve başörtülülerin okumasını engelleyince, onlar da YÖK’ün hayran olduğu ülkelerde eğitimlerini tamamlamak üzere gittiler.
Komünizmden yeni çıkmış bu ülkelerde bir taraftan üniversite öğrencileri ve öğretim üyelerine hâl ve dilleriyle İslam tanıtılırken, öbür taraftan yetmiş yıllık küllenmiş imanların üzeri üflenerek açılıyor.
Üniversitede Müslüman olan onlarca erkek ve kız öğrenci var.
Bunların her biri için yeryüzü dolusu altın harcayarak Müslüman olmalarını sağlasak, yine de israf yapılmış olmazdı ama bütün bunlar yalnız YÖK’ün aldığı art niyetli bir kararla oldu.
Rabbimiz ne güzel buyurmuş:
“…Olur ki, hoşunuza gitmeyen şey, sizin için hayırdır ve yine olur ki, sevdiğiniz şey sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara süresi, ayet 2/216).