Yaklaşık altı saatlik bir uçak yolculuğunun ardından Uganda’dayız. Uçağımız, Ruanda aktarmalı olarak Entebbe Havalimanı’na ulaştı. Entebbe’den, başkent Kampala ve Nil Nehri’nin başlangıç noktasına ev sahipliği yapan Jinja şehrini geçerek, yaklaşık beş saatlik bir kara yolculuğunun ardından Uganda’nın Mbale şehrine vasıl oluyoruz.
Buralarda epey kaotik bir trafik var. Trafiğin soldan akmasına alışık olmadığımızdan olsa gerek, bütün arabalar sanki üzerimize geliyor. Trafikteki motosiklet sayısı neredeyse araba sayısına denk. Gece geç saat olmasına rağmen sokakların bu kadar kalabalık, trafiğin bu denli yoğun olması bana oldukça şaşırtıcı geliyor. Özellikle Kampala’da gece ile gündüz birbirine karışmış gibi.
Trafik bu kadar berbat olmasına rağmen insanlarda bir stres ya da gerginlik hali yok. Herkes kendini bu kaosa kaptırmış gidiyor. Beş saatlik kara yolculuğunun ardından, sokakların halinden insanların yoksulluğunu müşahede etmek zor olmuyor. Buna rağmen herkesin çehresi mütebessim ve neşeli. Bu kadar yoksul olup bir o kadar da mutlu olabilmenin izahını yapabilmek, ülkemizde yaşadığımız bolluk göz önüne alındığında, epey zor. Uganda’da yaşayan insanlardaki bu mutluluk hali, şükür ve kanaat kavramlarından bağımsız gibi duruyor. Yalnızca insani yardım malzemelerine kavuşmanın verdiği bir mutluluktan bahsetmiyorum. Bu, hesapsız ve kitapsız bir mutluluk. İnsanlar küçük şeylerden nasıl bu denli mutlu olabiliyor? Bizim için küçük olan şeyler onlar için büyük olduğu için mi? İçinde bulundukları hal, sömürgeye maruz kalmanın getirdiği bir mecburiyet mi? Dokuz günlük seyahat boyunca mütemadiyen bu soruların cevabını arıyorum.
Bereketli Afrika topraklarında yetişmeyen ürün neredeyse yok. Ananas, mango, jackfruit gibi tropikal meyvelerin bolluğu; yer fıstığı, pirinç ve şeker ilk gözüme çarpanlar. Devasa muz ve avokado ağaçlarını görünce, Alanya’da yaşayan biri olarak ayrıca mutlu olmamak elde değil. Ah, insanın yaşadığı yerden bir şeyler bulma, yaşadığı yere benzetme çabası… Nihayetinde Edip Cansever haklıdır:
“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.”
Tarımda durum böyleyken, Uganda’nın sanayileşmesi Çinlilere emanet edilmiş gibi. Her köşe başında karşılaşılan Çinli mühendisler ve her tarafa açılan Çin–Uganda Endüstriyel Parkları, bu emanetin adeta bir güvencesi.
Dolmuşların üzerinde “Godblessyou”, “Lord Jesus” ibarelerinin yanında “Maşallah”, “Bârekallâhufîküm”, “Allah yagaba” (Allah verir) gibi ifadeler de yer alıyor. Uganda’da nüfusun yüzde seksen dördü Hristiyan, yüzde on beşi ise Müslüman. Su kuyusu açmak için gittiğimiz Müslüman köylerde, Müslüman çocukların kulaklarında haç işaretli küpeler ve üzerlerinde Rotary Kulübü tişörtleri görmek bizlere tuhaf geldi. Buna rağmen Müslüman köylerde İslam’a uygun bir hayat sürme çabasını rahatlıkla gözlemleyebiliyorsunuz.
Uganda misyonerlerin kıskacı altındayken, Pakistanlı kardeşlerimizi burada görmek bizim için ayrıca bir mutluluk vesilesi oldu. Heyecanımıza heyecan katan Pakistanlı heyet camide kalıyor, yemeklerini kendileri yapıyor. Numaralarımızı aldık, hemhâl olduk.
Cuma namazı kıldığımız köyde özellikle kadınların yoğun ilgi ve alakası oldukça kıymetliydi. Uganda’daki mihmandarımız Abdussamed kardeşimiz, Mbale şehrinde mescidin dahi olmadığı uzak bir köye götürdü bizleri. Engelli iki kız kardeşimize tekerlekli sandalye ulaştırmak için geldiğimiz bu köyde, derme çatma bir mescitte Kur’an talimi yapan köy ahalisini gördük. Uganda’nın Mbale şehrinin en ücra kırsal bölgelerinden birinde Kur’an dersleri yapıldığını görünce, İslam gözümde sanki yeniden filizlendi. En ücra köşesinde bile “Allah” diyen Müslümanlara kim diz çöktürebilir? O derme çatma mescidi görünce kendi kendime sormadan edemiyorum: Allah kelamını okumak, anlamak, yaşamak ve en mühimi de o kelamı yeryüzüne hâkim kılmak için neyimiz eksik? Hangi imkânlardan mahrumuz?
Yardım ulaştırmak için geldiğimiz bu köyde, engelli kızlarımızın annesinin gözyaşları ve kızlarımızın sevinci sanki bizim üzerimizdeki yükü alıyor. Kızını sırtında taşımak zorunda kalan annelerin yükünü omuzlayan Müslümanlar… Her yerde Türk bayrağının bulunduğu su kuyuları, mescitler, medreseler… O mescitlerde birlikte yaramazlık yaptığımız Afrika’nın nur yüzlü çocukları… Onlardan öğrendiğim o kelime: Barikuda! Yani “döneceğiz”. Evimize, şarkımıza ve kalbimize… İnşallah bir gün sizlere de diyeceğiz: Barikuda!
Erbakan Hoca’mızın bizden heyecan isterken Afrika’daki çocuğu anıp gözyaşlarına hâkim olamadığını, bu topraklarda yeniden hatırlıyorum. Ve hocamızın önümüze koyduğu İslam Birliği idealini burada tekrar idrak ediyorum. Pakistan–Türkiye–Afrika üçgeninde Müslümanlar işte böyle kucaklaşıyor.
Belki Asya’ya, belki Afrika’ya, belki de Avrupa’ya yeniden döneceğiz. Hocamıza verdiğimiz sözü kendimize yoldaş edinerek döneceğiz:
“Varoşlarda yaşayıp şehirlerin kenarındaki çöplüklerden evlerine yiyecek toplayan çocukları kurtarmanın heyecanıyla,
Filistin’deki savunmasız yavruyu üzerine sıkılan kurşundan kurtarmanın heyecanıyla,
Afrika’da en basit ilacı bulamadığı için ölen küçük yavruyu kurtarmanın heyecanıyla…”
Döneceğiz