Bizler inançlı kullarız. Kimimiz hakkını vermeye çalışsa, kimimiz sadece kimlik üzerinde kalsa ve hepimiz doğuştan, Müslüman anne babaların evlatları olarak bu lütfa nail olsak bile, iman lezzetini tatmış, şanslı kullarız. Bizler her şeyin en başından, “Amenna” zincirini boynuna takmış, kulağına okunan ezanla “Sen nasıl istersen Rabbim!” deme huzuruna kavuşmuş beşerleriz.
Bizler Müslümanız. Müslüman demenin, Kur’an’ın bütün emirlerine boyun eğen, haramlardan kati suretle sakınıp helalleri yaşamaya gayret gösteren kişi demek olduğunu biliriz. Biliriz ki Kelime-i Şehadet getirerek İslam dinine giren ve “Ben Müslüman’ım” diyen kişi için artık kırmızıçizgiler bellidir ve kişinin, Rahman’ın çizdiği bu kesin kurallar içerisinde kendi seçimini yapma, kafasına göre hareket etme, canının arzu ettiğini uygulayıp istemediğini boş verme lüksü yoktur.
Bizler, Rehberimiz olan Kur’an’da ifade edilen her bir cümleye, her bir kelimeye, noktadan virgüllere varana kadar her ayrıntıya da tereddütsüz iman eden ve bir emrin diğer başka bir emir üzerinde bir üstünlüğü olmadığını ya da birinin diğerinden daha değersiz olmadığını bilen kullarız. Namaz ayetleri ne ise bizim için miras ayetleri de odur. Oruç üzerine verilen emirler ne kadar önemli ise anne baba hakkı üzerine verilenler de o derece önemlidir. Faizin haramlığı ne derece kesin ise zinaya yaklaşmamak da o denli kesin bir uyarıdır… Teoride problem yoktur; Rahman ne derse o! Fakat ya pratikte?
Evet, maalesef pratikte durumlar pek de iç açıcı değildir. Bizzat öyle olduğunu söylemesek ve teorik olarak tam aksini kabul etmiş olsak dahi, eylemde ayetler arasında ayrım yaptığımızı, kimi emirleri kimine göre önde tuttuğumuzu, bazısını bazısından (Haşa) daha az değerde kabul ettiğimizi ve ona göre davrandığımızı görürüz. Buna elbette verilebilecek, herkesin kendinden bildiği çok fazla örnek vardır fakat hepimizin, istisnasız her birimizin atladığı, unuttuğu, yeterince önem göstermediği, ayet ve hadislerden ne denli sakıncalı bir şey olduğunu çok fazla kez duymuş, dinlemiş bile olsak yine de yapmaktan vazgeçmediğimiz/vazgeçemediğimiz şey gıybet ve dedikodudur!
Aile ortamında, arkadaşlar arasında, hısım akraba içerisinde, vakıf ve dernek faaliyetlerinde veya komşu oturmalarında, mutlaka o ortamda olmayan bir diğer arkadaşımızı çekiştirdiğimiz, çekiştirdiğimiz o kişi ile bir araya geldiğimiz zaman da hemen bir başkası hakkında konuşmaya başladığımız bir hastalıktır bu. Her ne kadar kadınlara vurulmuş bir yafta idiyse de aslında erkeklerin de fazlası ile yaptığı, bizim olmadığımız her ortamda da muhakkak bizim çekiştirildiğimizi biliyor olmamıza rağmen dilimizi koruyamadığımız tiksinti verici bir durumdur.
Oysa emir gayet net ve açıktır. Rabbimizin “Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurat/12) emrini defalarca kez okuduğumuz halde bunun bir namaz kadar, tesettür kadar, hatta imsak vakitleri kadar bile hayatımızda yer edememesi normal midir?
“İnsanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin vay haline!” (Hümeze/1) kırmızıçizgisi belirtildiği halde gerek dilimizle gerekse imalar ile yanımızda olan veya olmayan kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, akrabalarımız için ağza alınmayacak sözler söylememiz, duysalar yüzlerine bakamayacağımız şekilde hitap etmemiz nasıl açıklanabilir?
Allah Rasulü’nün (S.A.V), “Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.” (Kenzu’l-ummâl, 3/1057) uyarısına rağmen hâlâ bu günahı zina kadar tehlikeli görmememiz, sokakta uygunsuz vaziyette gördüğümüz insanlara verdiğimiz tepkiyi yanımızda gıybet ve dedikodu yapılırken göstermememiz neyle izah edilebilir?
Şu bir gerçektir ki sanki konuştuğumuz zaman içimizi döküp rahatlayacakmışız gibi düşünsek de dedikodu etmemizin bize hiçbir faydası yoktur ve hakkında konuştuğumuz kişiye karşı daha da kinlenmemizden başka bir işe yaramaz. Aksine şeytanın ekmeğine yağ sürer ve çekiştirdiğimiz kişi ile helalleşmeden, “Ben senin etini yedim, hakkını helal et” demeden ve ondan da gönülden “Helal olsun” cevabını işitmeden, ahirette bize çok çetin anlar yaşatır.
O halde şeytan bu tuzağına karşı sürekli teyakkuz halinde olmamız ve dedikodu yapılan ortamlardan uzak durmalı, kendimiz dedikodu ve gıybet yapmadığımız gibi, velev ki söylenenler doğru olmuş olsun gıybeti yapılan kardeşimizin hakkını savunmalıyız. Bu dünyada yediğimiz ucuz etlerin gerçek dünyada bize çok pahalıya mal olabileceğini bilerek hareket etmeli, dedikodu ve gıybet günahının önemini, unutmamıza fırsat vermeyecek şekilde yüreklerimize kaydetmeliyiz.