Üçkâğıtçı

Abone Ol

İlkokul birinci sınıftan itibaren yaz tatillerinde dedemin, babamın yanında çalışırdım. Öğle yemeğinde bazen lokantaya, bazen da pazaryerindeki nohut dürümcüye giderdim. Pazaryerinde “üçkâğıtçılar” olurdu. Bir pazar sandığının üzerine yegâne malzemeleri olan üç kâğıdı açar, el çabukluğuyla yer değiştirir, “Bul karayı, al parayı!” derlerdi. 50 lira koyan, bilirse 50 lira, 100 lira koyana yüz lira verirdi. Ama ne hikmetse her defasında kendi adamlarından başka kazanan olmazdı. Olan zavallı, saf, gariban köylülere olurdu. Tezgâhı şöyle kurmuşlardı. Üçkâğıtçı sahneye çıkınca, evvela bir-iki adamı devreye girer, köylülerden biriymiş gibi oyuna dâhil olur ve onlar devamlı kazanırlardı. Her birinin elinde birer tomar kâğıt para olurdu. Onu gören diğer saf köylüler de oyuna dâhil olur, parayı bastırır ama her defasında kaybeder, bazılarının ceplerinde köy otobüsüne binecek parası kalmazdı. Ben çocuk aklımla bu tezgâhı çözmüştüm, ama koca koca adamlar bu numarayı yutar, üçkâğıtçının tezgâhına gelirlerdi.

Bir de Lorel-Hardy ikilisinin oynadığı filmlerden birindeki üçkâğıtçılıktan bahsedeyim. Bu komik ikili bir seyahate çıkar. Ceplerinde 110 dolar vardır. Trene binmeden önce bizim pazaryerindeki üçkâğıtçının benzeri bir üçkâğıtçıya rast gelirler. Sözüm ona, “para makinesi” satmaktadır. Makinenin bir tarafından kâğıt parayı koymakta, öbür taraftan o paradan iki adet çıkmaktadır. Diyelim 10 dolar koymuşsa, iki adet 10 dolar, 100 dolar koymuşsa, iki adet yüz dolar. Bizim saf ikili bu makinenin fiyatını sorarlar. “100 dolar” denilince hiç düşünmeden ceplerindeki paranın 100 dolarını verirler. Trene binerler. Bir müddet sonra kondüktör gelir. “Biletler, beyler!” der. Lorel, “Bir dakika memur bey!” der. Sözüm ona para makinesini çıkarır. Ceplerinde kalan 10 doları bir tarafa yerleştirir. Kolu çevirir, öbür taraftan sadece on dolar çıkar. Aynı işlemi defalarca tekrarlar, ancak ikinci 10 dolar çıkmaz. Sonunda aldatıldıklarını anlarlar. Kondüktör ise ilk durakta onları aşağı indirir.  

Bunları niçin anlattım. Koca koca adamlar, koca bir ülke âdeta üçkâğıtçıların düzenine benzer bir düzen kurmuş. Kâğıdı basıyor, para olarak piyasaya sürüyorlar. Kâğıdı basanlar, yani bankerler bu işten muazzam para kazanıyor. O basılan, ancak karşılığı olmayan parayı alıp tedavüle sokan devlet ise “silah zoruyla” bu üçkâğıtçılığı bütün dünyaya kabul ettirmek istiyor. “İyi de biz bu hikâyenin neresindeyiz?” diyenlere cevabım: Tam ortasındayız… “Bana ne bu üçkâğıtçı düzenden! Bana ne bu kalp paradan!” demek gerekir, ama diyemiyorsunuz. O kalp para ile ülkemizde gayrimenkul satın alınıyor. On binlerce dönüm arazi, muazzam binalar, limanlar, tesisler, fabrikalar, dev sanayi kuruluşları…

O altın cinsinden ve reel değer olarak karşılığı olmayan o paranın yükselişi üzerine nice şirket batıyor, nice ocaklar sönüyor. Pazaryerinde tezgâha gelen gariban köylüler gibi, nice insanın cebinde tek kuruş para kalmıyor. Peki, çare ne? Çare böylesine paraya karşı, “bana ne!” diyebilecek hale gelmek. Üretimi artırmak. Kurulu fabrikaları, tesisleri, limanları vs. satmak yerine, yeni fabrikalar açmak. Dünyanın maddeten ve manen en değerli topraklarının satışını kolaylaştırmak yerine, yabancılar için satın alınmasını imkânsız hale getirmek… Alternatif pazarlara yönelmek.

O kalp paradan farksız paraya karşı mücadele etmek isteyen pek çok devlet, perişan oldu. Bu bir vakıa. Irak, Libya, Afganistan gibi… Ancak bu devran nereye kadar gidecek? Sadece bizim gibi saf Anadolu çocuklarının değil, dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinin canı yanıyor. Avrupa ülkeleri buna dâhil. Mahallenin zorba kovboyu elinde altıpatlar, “var mı benim parama yan bakan!” diyor. Aslında bu beynelmilel kalpazanlığın en büyük darbesini yiyen ve yiyecek olan da bizatihi kendisi. Son 15 senede üç defa iflasını ilan edecekken, bazı ülkelerin gırtlağına çökerek kopardığı paralarla ve el koyduğu tonlarca altınlarla iflastan kurtuldu. Ancak çekirge kaç defa sıçrar? Bir başka deyişle, “Furdi, furdi, furildi!..”