Üç Nehrin Birleştiği Deniz: İnsan!

Abone Ol

İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. O aynı zamanda arzulayan, öfkelenen, korkan, seven, isteyen ve reddeden bir varlıktır. Onu insan yapan şey, bu güçlerden herhangi birine sahip olması değil; bu güçler arasında bir düzen kurabilmesidir. İslam ahlak düşüncesinde insanın olgunluğu, hislerini yok etmesinde veya arzularını bütünüyle susturmasında değil, her kuvveyi yaratılış gayesine uygun bir ölçü içinde kullanmasında aranır.

Klasik ahlak anlayışında insan ruhunda üç temel kuvveden söz edilir: Düşünme ve ayırt etme gücü olan kuvve-i nutkiyye, isteme ve hazza yönelme gücü olan kuvve-i şeheviyye, savunma, öfkelenme ve karşı koyma gücü olan kuvve-i gadabiyye. Bunların hiçbiri tek başına kötü değildir. Kötülük, çoğu zaman bir kuvvenin varlığından değil, ölçüsünü kaybetmesinden doğar.

Kuvve-i nutkiyye, insanın hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı birbirinden ayırabilmesini sağlayan düşünce gücüdür. İnsan bu kuvve sayesinde yalnızca çevresini algılamaz; kendisini, niyetlerini ve eylemlerinin sonuçlarını da sorgular. Fakat düşünmek, her zaman hikmet sahibi olmak anlamına gelmez. Zekâ, doğru bir amaçtan koparıldığında hileye; bilgi, ahlaktan ayrıldığında kibre; akıl, hakikatin hizmetinden çıktığında nefsin mazeret üretme aracına dönüşebilir.

Bu sebeple hikmet, çok bilmek değil, bilgiyi yerli yerinde kullanabilmek, bir meselenin görünen tarafıyla yetinmeyip özünü kavrayabilmek ve doğru zamanda doğru hükmü verebilmektir. Bir insan son derece zeki olabilir; fakat zekâsını zulmü meşrulaştırmak, insanları aldatmak veya kendi üstünlüğünü ispat etmek için kullanıyorsa onda hikmetten söz edilemez. Aynı şekilde düşüncesini işletmeyen, gördüğünü araştırmadan kabul eden, öfkesinin ya da arzusunun peşinden sürüklenen kişi de hikmetin uzağındadır.

Hikmet, aklın taşkınlığıyla aklın ihmali arasında doğar. Her şeyi kendi zihniyle kuşatabileceğini sanan kibirli akıl da her şeyi başkalarının hükmüne bırakan tembel akıl da itidalden uzaktır. Hikmet sahibi insan ne aklını ilahlaştırır ne de aklını kullanmaktan vazgeçer. O, aklı vahyin aydınlığında çalışan bir emanet olarak görür. Bilir ki insanın aklı değerlidir; fakat sınırsız değildir. Bu bilinç, kişiyi hem cehaletten hem de zihinsel gururdan korur.

İkinci kuvve olan kuvve-i şeheviyye, insanın yeme, içme, barınma, sahip olma, sevilme ve neslini devam ettirme gibi arzularının kaynağıdır. Bu kuvve, insan hayatının sürdürülmesi için gereklidir. Açlık olmasa insan bedenini beslemez, sevgi arzusu olmasa insanlar birbirine yaklaşmaz, yüce değerler uğrunda ilerleme iştiyakı olmaz, kazanma isteği olmasa dünya imar edilmezdi. Bu bakımdan arzu, düşman değil; terbiye edilmesi gereken bir güçtür.

Arzunun itidal noktası iffettir. İffet, çoğu zaman yalnızca cinsel konularla sınırlandırılsa da aslında insanın bütün isteklerini ahlaki bir ölçüye bağlamasıdır. Mal karşısında kanaat, makam karşısında tevazu, haz karşısında irade, haram karşısında geri durma ve başkasının hakkı karşısında sınır bilme de iffetin kapsamındadır. (Örnekler çoğaltılabilir…)

İffet, arzunun bütünüyle öldürülmesi değildir. İslam, insanı melekleştirmeye çalışmaz; onun insan olarak kemale ermesini ister. Yemek haram değildir, fakat oburluk insanı esir eder. Mal kötü değildir, fakat mal tutkusu kalbi katılaştırır. Sevgi ayıp değildir, fakat sevgiyi nefsani bir hırsa çevirmek zulüm doğurur. İffetli kişi, dünyadan bütünüyle yüz çeviren değil; dünya nimetlerini kendisine verilen ölçü içinde kullanan kişidir. Nimet onun elindedir, fakat kalbine yerleşmemiştir.

Arzu gücünün taşkınlığı insanı doyumsuzluğa götürür. Böyle bir insan ne kadar elde ederse etsin daha fazlasını ister. Onun için sahip olmak, ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde bir kimlik meselesine dönüşür. Arzunun eksikliği ise insanı hayattan, sorumluluktan ve meşru isteklerden uzaklaştırabilir. Oysa iffet, insanı hem taşkınlıktan hem de donukluktan koruyan canlı bir dengedir. Kişi arzularını inkâr etmez; fakat onların hükmü altına da girmez.

Üçüncü kuvve olan kuvve-i gadabiyye, insanın tehlikeye karşı koymasını, kendisini ve değerlerini savunmasını sağlayan öfke ve mücadele gücüdür. Öfke çoğu zaman bütünüyle kötü bir duygu gibi görülür. Hâlbuki öfkesiz bir insanın zulme karşı direnmesi, hakkını savunması ve kötülüğe engel olması kolay değildir. Mesele öfkenin varlığı değil, kimin adına ve hangi ölçüde harekete geçtiğidir.

Öfkenin itidal noktası şecaattir. Şecaat, yalnızca savaş meydanındaki cesaret değildir. Hakikati söylemek, haksızlık karşısında susmamak, kendi yanlışını kabul etmek, gerektiğinde özür dilemek ve nefsinin hoşuna gitmeyen doğruyu yapmak da şecaattir. İnsan bazen başkalarına karşı cesur görünürken kendi zaafları karşısında korkak olabilir. Gerçek cesaret, sadece dışarıdaki düşmanı yenmek değil, içerideki kibri, korkuyu ve bencilliği de dizginleyebilmektir.

Kuvve-i gadabiyyenin aşırılığı saldırganlık, taşkınlık ve zulüm doğurur. Öfkesini hak ölçüsüne bağlamayan kişi, kendisini savunduğunu zannederken başkalarının hakkını çiğneyebilir. Eksikliği ise korkaklığa, aşağılanmayı kabullenmeye ve kötülük karşısında suskunluğa yol açar. Şecaat, bu iki uç arasında yer alır. Cesur insan her kavgaya giren değil, hangi mücadelenin hak, hangisinin nefsani olduğunu ayırt edebilen insandır.

İslam ahlak geleneğinde Fârâbî’den İbn Sînâ’ya, İbn Miskeveyh’ten Gazzâlî’ye kadar birçok düşünür, insanın kemalini bu kuvvelerin dengeli işleyişi üzerinden açıklamıştır. Bu düşünürler için ahlak, yalnızca birtakım kuralları ezberlemek değildir. Ahlak, ruhun eğitilmesi ve insanın iç dünyasında bir düzen kurulmasıdır. Çünkü dışarıdaki adalet, önce insanın içinde başlamalıdır.

Düşünce gücü hikmete, arzu gücü iffete, öfke gücü şecaate ulaştığında bu üç erdemin uyumundan adalet doğar. Adalet, burada yalnızca mahkemede verilen doğru hüküm veya insanlar arasında gerçekleştirilen eşitlik değildir. Adalet, insanın kendi içindeki her kuvveye hakkını vermesidir. Aklın rehber olması, arzuların meşru sınırlar içinde kalması ve öfkenin hakkı koruyacak şekilde kullanılmasıdır.

İçinde adalet kuramayan insanın dışarıda adalet dağıtması zordur. Arzularının esiri olan bir yönetici, kamu hakkını kendi menfaatine dönüştürebilir. Öfkesini kontrol edemeyen bir baba, terbiyeyi şiddetle karıştırabilir. Hikmetten uzak bir âlim, bilgisini insanlar üzerinde üstünlük kurmak için kullanabilir. Cesaretten yoksun bir toplum ise haksızlığı gördüğü hâlde sessiz kalabilir. Bu nedenle adalet, toplumsal bir kurum olmadan önce ahlaki bir karakterdir.

İtidal ise sanıldığı gibi duygusuzluk, pasiflik veya her durumda ortada kalmak değildir. İtidal, hakikatin gerektirdiği ölçüyü bulabilmektir. Bazen susmak itidaldir, bazen konuşmak. Bazen affetmek erdemdir, bazen hesap sormak. Bazen geri çekilmek hikmettir, bazen bütün korkulara rağmen ileri çıkmak. Ölçü, kişinin rahatlığı değil, hakkın ve hayrın gereğidir.

Kur’ân’ın insana yüklediği kulluk sorumluluğu da bu bütünlük içinde anlaşılabilir. İnsan yalnızca namaz kılan, oruç tutan veya belli yasaklardan kaçınan bir varlık değildir. O, aklını doğru kullanmakla, nefsini terbiye etmekle, öfkesini adalete bağlamakla ve elindeki gücü emanete dönüştürmekle sorumludur. İbadetler, insanın bu iç düzenini kurmasına yardım eder. Oruç arzuyu, sabır öfkeyi, tefekkür düşünceyi, infak ise mal tutkusunu terbiye eder. (Örnekler çoğaltılabilir…)

Ne var ki insanın bu dengeye bir defa ulaşması, onu sonsuza kadar koruyacağı anlamına gelmez. Nefis sürekli değişir; şartlar, imkânlar ve sınanmalar farklılaşır. Fakirlik içinde kanaatkâr görünen biri zenginlikte ölçüsünü kaybedebilir. Güçsüzken merhametli olan, güç elde ettiğinde zalimleşebilir. Sessizlik içinde bilge görünen kişi, konuşma ve hüküm verme fırsatı bulduğunda kibre kapılabilir. Bu nedenle ahlak, tamamlanmış bir eser değil, ömür boyu süren bir inşa faaliyetidir.

İnsanın kendisine sorması gereken soru yalnızca “Ben akıllı mıyım?” değildir. Asıl soru, “Aklımı neyin hizmetinde kullanıyorum?” olmalıdır. “Ben cesur muyum?” sorusundan önce “Neye karşı ve kimin adına cesurum?” diye düşünülmelidir. “Ben ne istiyorum?” sorusu kadar “İstediğim şey beni insanlaştırıyor mu, yoksa kendisine esir mi ediyor?” sorusu da önemlidir.

Hikmet, düşüncenin, iffetin ve şecaatin yolunu aydınlatır. Düşünce, insanı diğer tüm varlıklardan ayırt eden bir özelliktir. İffet, insanı arzularının kölesi olmaktan kurtarır. Şecaat, doğru bildiğini hayata geçirecek iradeyi verir. Adalet ise bütün bu erdemleri bir düzen içinde birleştirir. Böylece insan, düşüncesinin, arzusunun ve öfkesinin rastgele çekiştirdiği dağınık bir varlık olmaktan çıkar; kendi içinde ahenk kurabilen bir şahsiyete dönüşür.

Belki de insanın yeryüzündeki en büyük mücadelesi, dışındaki dünyayı yönetmekten önce kendi içindeki kuvveleri doğru şekilde yönetebilmektir. Çünkü insan aklını hikmete, arzusunu iffete ve öfkesini şecaate dönüştürebildiği ölçüde adalete yaklaşır. Adalet de yalnızca başkalarına hakkını vermek değil, insanın kendisini yaratılış gayesine uygun bir düzene kavuşturmasıdır.

Bu bakımdan olgun insan, hiç öfkelenmeyen, hiçbir şey arzulamayan veya her şeyi bilen kişi değildir. O; ne zaman öfkelenmesi, neyi arzulaması, nerede durması, ne zaman konuşması ve hangi bilgiyi hangi amaçla kullanması gerektiğini öğrenen kişidir. İnsanlığın kemali, kuvvelerin yok edilmesinde değil, onların hakikatle terbiye edilmesindedir.

***

“Ne arzuyu yok etmek ne aklı köle etmek,

Ölçüyle her duyguyu, hakka doğru yöneltmek,

Hikmet, iffet, şecaat; birleşen üç kutlu hak,

İnsan bu uyum ile, kemale varır ancak…”

***