Üç korner bir penaltıdan spor okuluna (Oyunun kaybolan hafızası)

Abone Ol

Bir zamanlar spor, özellikle de futbol, herhangi bir kuruma ihtiyaç duymadan oynanabilirdi. Bir top, iki taş, biraz boşluk ve çocuk olmanın kendiliğindenliği yeterliydi. Oyun, kuralsızlık içinde kendi kurallarını üretir; beden, mekân ve zaman arasındaki ilişki doğaçlama biçimde kurulurdu. Bugün ise spor, çocukluğun doğal bir uzantısı olmaktan çıkmış, erken yaşta bir öğretim ve performans rejimine dönüştürülmüş durumda.

Eskiden mahalle maçlarının tuhaf kuralları vardı: “Üç korner bir penaltı”, “atan alır”, “faul diyene inanılır.” Bu kurallar oyunu bozmaz, aksine oyunu mümkün kılardı. Mekân dardı, zaman sınırlıydı, top kıymetliydi. Oyun, içinde bulunduğu maddi koşullara uyum sağlayarak kendini yeniden üretirdi. Bugünse tam tersini yaşıyoruz: Artık çocuk, oyunun koşullarına değil; oyun, piyasanın ve kurumların koşullarına uyum sağlamak zorunda.

Günümüzde spor sokakta öğrenilmiyor. Sokak, apartman boşlukları, arsa kenarları ve okul bahçeleri oyunun doğal mekânları olmaktan çıktı. Bir çocuğun spor yapabilmesi için artık bir spor okuluna kaydolması, belirli saatlere uyması, belirli ücretleri ödemesi ve çoğu zaman “gelecek vaadi” göstermesi gerekiyor. Oyun, eğlence olmaktan çok erken yaşta bir yatırım alanı olarak görülüyor. Aileler çocuklarını “oynasın” diye değil, “ileride bir şey olsun” diye spora yönlendiriyor.

Bu dönüşüm sporun doğasını kökten değiştiriyor. Oyun, risk almayı, hata yapmayı, denemeyi ve bazen kaybetmeyi öğretirken; kurumsallaşmış spor, hatayı tolere etmeyen bir disiplin mantığıyla işliyor. Sokakta topu kornere atmamak için yapılan cambazlıklar, bugün yerini antrenör gözetiminde ezberlenmiş hareketlere bırakıyor. Ancak paradoks şu: Sokak oyununun ürettiği yaratıcılık, bugün profesyonel sporun en çok aradığı ama en az yetiştirdiği şey hâline geliyor.

Kapitalleşme yalnızca spor okullarıyla sınırlı değil. Forma, ayakkabı, özel beslenme programları, bireysel koçluklar, turnuva katılım ücretleri… Spor, çocuğun bedeni üzerinden işleyen geniş bir ekonomik ağın parçası hâline gelmiş durumda. Aileler artık çocuklarını, spor dâhil, ücretsiz ve kendiliğinden hiçbir etkinliğe götüremiyor. Her şeyin bir bedeli, her gelişimin bir faturası var. Bu da sporu, herkesin erişebildiği bir yaşam pratiği olmaktan çıkarıp sınıfsal bir ayrıcalığa dönüştürüyor.

Bu noktada temel soru şudur: Spor hayatın neresinde durur? Bir oyun mu, bir eğitim aracı mı, bir kariyer basamağı mı, yoksa başlı başına bir endüstri mi? Bugün spor, giderek oyundan kopup ölçülebilir başarı, istatistik ve performans odaklı bir yapıya bürünüyor. Çocuk, oynayan bir özne olmaktan çok, değerlendirilen bir projeye dönüşüyor. Oysa oyunun en önemli işlevi, sonucu değil süreci önemsemesidir.

Mahalle maçlarının bütün kusurlarına rağmen kazandırdığı bir şey vardı: oyun aklı. Hakemin olmadığı yerde müzakere, dar alanda yaratıcılık, kaybedince devam edebilme becerisi. Bugün spor okullarında öğretilen teknikler bu aklı her zaman üretemiyor. Tıpkı profesyonel futbolda hâlâ “üç korner bir penaltı” refleksiyle risk alan oyuncular gibi, biz de çocukluğun oyunla kurduğu ilişkiyi kaybettikçe, sporu anlamakta zorlanıyoruz.

Belki de mesele sporu daha iyi öğretmek değil, oyunu yeniden hatırlamak. Çünkü oyun unutulduğunda, geriye yalnızca disiplin, rekabet ve maliyet kalıyor. Spor ise, oyundan koptuğu anda, hayatın dışında bir şeye dönüşüyor.