İstanbul sırtlarında üç mabed. Üçü de yapıtları birbirini aşan, estetik ve zerafet dehası Mimar Sinan‘ın eseri. Süleymaniye Camii; Kanuni Sultan Süleyman‘ı ‘muhteşem‘ kılan görkemin, Şehzadebaşı Camii; genç bir şehzadenin ‘saflığının‘, Mihrimah Sultan Camii; ‘incelik ve zarafet‘in abidesi. Üçü de terkedilmişliğin acısıyla gözyaşlarını içine akıtıyor.
Geçtiğimiz günlerde 22.‘si kutlanan "Vakıflar Haftası"nda maalesef tarihi mirası koruma ve gelecek kuşaklara aktarma adına herhangi bir adım atılamadı yine. Vakıflar Genel Müdürlüğü, misyonunu; mimari ve tarihi değere sahip vakıf eski eserlerini muhfaza ve imar etmek, vakfa ait müesseseleri gayelerine göre yaşatmak, vakıf duygu ve düşüncesini gelecek nesillere intikal ettirmek olarak tanımlarken, vizyon olarak ise; sahip olduğu bilgi ve belgeleri etkin iletişim araçlarıyla Türk ve dünya kamuoyu ile paylaşan, çağdaş bir kurum kimliğine kavuşturma amacında olduğunu açıklıyor. Fakat bu ne yaman çelişki, yapılan cılız etkinliklerde Vakıflar Genel Müdürlüğü deyim yerindeyse yine "kendisi çaldı, kendisi oynadı." Durum böyle olunca da gerek yazılı medya gerekse görsel medya diğer "Hafta"larda kamuoyunun beynine çivilediği anonslarını maalesef "Vakıflar Haftası"nda es geçmeyi yeğledi.
Vakıf anlayışı İslâm‘ın eseri
Vakıf, ergenlik çağına erişmiş bir Müslümanın, kendi mülkü olan kıymetli, dayanıklı mal ve servetinin faydasını, başka hiçbir şarta bağlamadan, Müslüman veya zimmî, yani gayrimüslim vatandaşlara bırakmasıdır. İnsanlarımıza, vakıf anlayışını Kur‘an ve sünnet yerleştirmiştir. Vakıf, İslamî bir kavramdır ve bunu ortaya çıkaran da, geliştiren de İslam‘dır. Malını vakfeden insan, hem ahireti hem de dünyayı düşünür; onu, yani dünyayı, Allah‘ın rızasına uygun olarak imar etmek ve bir düzen içerisine sokmak, hem dünyada, hem de ahirette, huzur ve saadet içerisinde yaşamak ister. Bu cümleden yola çıkarak, 20‘nci asrı hariç tutarsak, geçen onüç asırlık İslâm tarihine baktığımızda, aslında, İslam medeniyetinin, bir vakıf ve sevgi medeniyeti olduğunu görürüz; eğitimden sağlığa, ekonomiden teknolojiye, insandan tabiata, her alanda vakfın, çok büyük bir yerinin ve işlevinin olduğuna şahit oluruz.
Vakıf medeniyetimiz, Batı‘nın esaretinde
Yaklaşık iki asırdır dünyayı kana bulayan Batı medeniyeti, insan ve eşyayı harap etmiştir; bundan, en büyük payı, bizim sevgi ve vakıf medeniyetimiz almıştır. Birinci Dünya Savaşı‘nda, binlerce insanımızın yanında, yine, binlerce vakıf eserimiz mahvolmuştur. 1920‘li yıllardan sonra da, kendi toplumundan kopan ve kendisini Batı medeniyetinden sayan ve devletimize hâkim olan kadrolar, vakıf eserlerimizi âdeta talan ve yağma etmişlerdir. Yurdumuzun her köşesi, ecdadımızdan kalma vakıf eserleriyle doludur; ancak, tarihi korumak, onu yazmak kadar önemlidir.
İşte ecdadımızın bu anlayışının en önemli örneklerinden olan Süleymaniye Camii, Şehzade Mehmed Camii ve Mihrimah Sultan Camii; tarihi, estetik ve mimari açıdan üç önemli örnek. Vakıfların uhdesinde bulunan bu eserlerin günümüze yansıyan hüzünlü yüzünü gözler önüne sereceğiz birer örnek olarak. Bakalım, tarihimizle yüzleşmek üzere çıkılan bu gizemli yolculuk bizi nerelere götürecek? En önemlisi de ders çıkarabilecek miyiz, gördüklerimiz karşısında. Üç mabedin hikayesi, bizi bazen gururlandıracak, bazen hüzünlendirecek, bazen de düşündürecek...
Rasûlullah‘ın (s.a.v.) İstanbul‘un fethini ashâbına anlatıp, "İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" hadis-i şerifiyle başlayan saadet yolculuğu... Gönülleri fetheden, dikeni güle çeviren; zahmetli ama bereketli bir yolculuk. Hazreti Eyyüb el Ensari(r.a.)‘yi 96 yaşına aldırış etmeden Mekke‘den, tâ İstanbul‘a sürükleyen mana tufanı. Fatih‘in çocukluğundan beri rüyalarını süsleyen kutsal şehir İstanbul. Toprak ve deniz olmanın ötesinde, manevî ahengin dalga dalga yükseldiği mihenk taşı. Sinan‘lara şaheserler verdiren, şairleri ilhama erdiren ‘yedi tepe‘li İstanbul...
İstanbul‘u İstanbul yapan ‘yedi tepe‘
İstanbul denilince tarih, tarih denilince de çoğunluğu Eminönü ilçesinin sınırları içerisinde kalan yarımada gelir akla hemen. Osmanlı mirasının seçkin örneklerinin bulunduğu bu yarımadada, onca yıkılmışlığa rağmen tarih cümbüşünden kendinizi alamazsınız. Kalabalıklar arasından yürürken sıkıldığınızda, hemen onlar yetişir imdadınıza. Geçmişten geleceğe hafif bir rüzgar hissettiyseniz içinizde, ya bir çeşmenin başında ya da bir ulu caminin gölgesindesinizdir muhakkak. Ya onlar olmasa ne yapacaktık? Sahiden ne yapacaktık; nasıl çıkacaktık o boğucu, kimliksiz, anlamsız sokaklardan. İstanbul‘u İstanbul yapan o meşhur ‘yedi tepe‘, ya kazara anlamsız birer tepe olarak kalsaydı? Biz neyi anlatacaktık evlatlarımıza? Kirlenen ‘Altın Boynuz‘u mu, yoksa kaderine terkedilmiş Marmara‘yı mı? Ama biz evlatlarımıza bir şeyler anlatalım diye ecdadımız ‘yedi tepe‘ye yedi şaheseri dantel gibi işlemiş. Bir tarafta Süleymaniye, bir tarafta Şehzadebaşı, bir tarafta Mihrimah Sultan ve bir tarafta diğerleri...
Eserlerimiz birer birer kayboluyor
Bu tarihi yolculuğa çıkarken, tarihimizden ne kadar çok uzaklaştığımızı, uzaklaştırıldığımızı hissettik gördüklerimiz karşısında. Eleştirmek istediğimizde tarihin derinliklerinden kah Cengiz Han‘ın Buhara‘yı, Semerkand‘ı harabeye çevirişini, kah Bağdat‘ı yakıp kül eden Hülagu‘un çılgınlıklarını çıkarırız gün yüzüne. Ama bugün gözümüzün önünde can çekişen tarihi eserlerimizin feryatlarını duyan yok. Hülagu‘ları uzakta aramaya gerek yok, burnumuzun dibinde. Bunu anlamak için İstanbul‘un tarihi sülüetine şöyle bir bakmak yeterli. Osmanlı‘dan kalan yüzlerce eserin envanteri kayıp. Hayatta kalmaya çalışanların ise sahipsizlik yüzünden hali içler acısı. Anıtlar Yüksek Kurulu, yerin metrelerce altındaki Bizans kalıntılarına sahip çıkmayı kendine görev bilirken, gözünün önünden birer birer kaybolan Osmanlı eserlerine aynı hassasiyeti göstermemektedir. Vakıflar ise hak getire. Sadece tabeladan ibaret!..
Vakıflar Haftası dolayısıyla şöyle bir hatırlanan, birkaç bürokratik açıklamayla gereğince korunduğu söylenen ecdat yadigarı vakıflarımız, ya çoktan ‘göz önünde‘ silik bir görüntüye mahkum edilmiş, ya da bitmez tükenmez ‘tadilat‘ havasıyla çeşitli şirketlerin iki yılda bir tamir yapar görünüp, ortadan kaybolmasına kurban gitmiştir. Ne hesap soran bir merci, ne de hesap alan bir yer vardır. Garip ama her bir yaptığı şeyi AB‘ye ayarlayanlarımız, belki de ecdadın emanetlerinin imarı için AB‘den bir fırça bekliyorlar.
Burası orman arazisi değil, Süleymaniye külliyesi
Mimar Sinan‘ın kalfalık eserim dediği, 7 Haziran 1557 tarihinde ibadete açılan Süleymaniye Camii ve Külliyesi, görünen yüzüyle dünyanın gözünü kamaştırıyor. Mimari, millî ve kültürel miras açısından yüzakımız. Acaba, gösteremediğimiz, göstermeye cesaret edemediğimiz diğer yüzü ne alemde? Bu kimsenin dikkatini çekmiyor mu? Kanuni‘nin burayı inşaa ettirirken düşündüğü hassasiyet, bile bizi utanca sürüklemeye yeter. Ecdadımız Kanuni Sultan Süleyman bu şaheseri inşa ettirmekle kalmamış, hayatta kalması için bütün şartları hazırlamış.
70 dönüm arazi üzerine inşa edilen külliyenin, bırakın bugün 70 dönümü 7 dönümü bile vakıf uhdesinde değil gibi gözüküyor. Ne han kalmış ne hamam. Adeta şehir eşkıyalarının talanına kurban gitmiş. Vakıf arazisi üzerine konulan, gecekondu işyerleri (oralara nasıl müsaade edildiği ayrı bir mesele) adeta Süleymaniye‘yi boğuyor. Bu ucube görüntüler, hem Mimar Sinan‘ın hem de Kanuni‘nin kemiklerini sızlatıyor. Bahçedeki çimlerin üzerine oturarak, Haliç‘i ve Boğaz‘ı seyredeceğiniz seyir kısımları kaçak yapılarla adeta perdelenmiş. Unutulmamalı ki, bu eserler ayakta kaldıkça bizim.
Geçtiğimiz aylarda ‘Mostar‘ dergisinin tanıtım toplantısında bir konuşma yapan muhterem Osman Nalbant bey şu ilginç ifadeyi kullanıyordu: "Bursa ne kadar bizimse, İstanbul ne kadar bizimse; Bağdat, Makedonya ve Kosova da o kadar bizim. Bağdat‘ta yakılana, yıkılana, Kosova‘da adeta medeniyet düşmanlığının kurbanı olan Mostar Köprüsü‘ne sahip çıkamadıksa bu bizim suçumuz. Bu kuşatıcı bilince sahip olmadıkça ayakta kalmamız mümkün değil."
Tarihî ve kültürel emperyalizme birileri dur demezse, dün düşmanın ‘Mostar Köprüsü‘ne yaptığı hain saldırılara gerek kalmayacak!
Bu bedduayı alan kolay kolay iflah olmaz
Vakıf eserlerini gerçek amacları dışında kullanmaya teşebbüs edenlere, elemi ve azabı bol bir yükün altına girdiği hatırlatılmış. İşte bu uyarıya kulak tıkayanlara ecdadın bedduası:
"Allah‘a ve Ahiret gününe inanan, güzel ve temiz olan Hazreti Peygamberi tasdik eden, Sultan, Emir, Bakan, küçük veya büyük herhangi bir kimseye, bu vakfı değiştirmek, bozmak, nakletmek, eksiltmek, başka bir hale getirmek, iptal etmek, işlemez hale getirmek, ihmal etmek ve tebdil etmek helal olmaz. Kim onun şartlarından herhangi bir şeyi veya kaidelerinden herhangi bir kaideyi bozuk bir yorum ve geçersiz bir yöntemle değiştirir, iptal eder ve değiştirilmesi için uğraşır, fesh edilmesine veya başka bir hale dönüştürülmesine kastederse, haramı üstlenmiş, günaha girmiş ve masiyetleri irtikap etmiş olur.
Böylece günahkarlar alınlarından tutularak cezalandırıldıkları gün Allah onların hesabını görsün. Mâlik onların isteklisi, zebaniler denetçisi ve cehennem nasibi olsun. Zira Allah‘ın hesabı hızlıdır. Kim bunu işittikten sonra, onu değiştirirse onun günahı, değiştirenler üzerindedir. Kuşkusuz O, iyilik edenlerin ecrini zayi etmez..."
Kanuni Sultan Süleyman Vakfiyesi‘nden
Vakıf anlayışının zirvesi
Mimar Sinan‘ın yapıtlarında, durmadan kendini aşma, daha iyiye, daha güzele varma çabası görülür. En büyük amacı "İşte bu yaptığım eser en iyisi" diyebilmekti. Sinan‘ın kalfalık eseri olarak nitelendirdiği Süleymaniye Camii ve külliyesi 70 dönüm arazi üzerine kurulmuştur. Sade yapısı, akustiği, renkli pencereleri, çok kımetli granit sütunları, is odası, şadırvanı, dört minaresi ve on şerefise ile dikkati çekmektedir. İç alanı 3.422 m2, kubbesi 27.25 m çapında ve 48.5 metre yüksekliğiyle adeta insanı büyülemektedir. Yapımında 3523 usta çalışan eserin temel taşını büyük alim Ebussud Efendi koymuştur. Caminin hizmetine 275 kişilik kadro tahsis edilmiş, bağlı yapılarda hizmet veren 311 personelin maaşı, camiye ait içinde 2 ada ve 217 köy bulunan toplam 271 vakıf malından ödenmiştir.
Nargileyle akustik keşfi
Rivayetlere göre "Sinan, Süleymaniye Camii‘ni yapmak için iki yıl İstanbul‘da yer arar. Caminin şimdi bulunduğu yere temel kazdırır. Temelin sağlam olup olmadığını denemek için temelin üstüne cam döktürür ve dört yıl bekler. Bu arada Sinan‘ı çekemeyenler Kanuni‘ye şikayet ederler, "Dört yıldır yapıya başlamadı" derler. Sinan, temelin sağlam olduğunu anladıktan sonra yapıyı hızlandırır. Kubbenin yapımı bittikten sonra ses yansımasını ayarlamak için, geceleri yapıya gelir. Kubbenin altında nargile içer. Su sesinin duvarlara yansımasını dinler, caminin iç bölümlerini ona göre yapar. Caminin yapımı (1550-1557) tamamlandıktan sonra Sinan caminin anahtarlarını Kanuni Sultan Süleyman‘a verdiği zaman çok mutlu olur. Padişah, Sinan‘a: "Bu Allah evini dua ederek açmak sana düşer" der.
Dünkü yazımızda vakıf anlayışımıza yer vermiş ve bu geleneğe ayak uyduramayan zihniyeti eleştirmiştik. Daha yayınımızın ilk gününde bizleri arayıp duygularını paylaşan okurlarımız, hüznümüze ortak oldular. Memleketimizde "Süleymaniye" ile aynı kadere mahkum o kadar çok tarihi eserimiz varmış ki, bizim yazdıklarımız "devede kulak" kalıyor, anlatılanların yanında. Bunların bazılarını başka bir zaman diliminde sizlerle paylaşmak mümkün olacak belki de. İsterseniz bir döneme tanıklık eden, "üç mabed"den birisi olan, Şehzade Mehmed Camii ve külliyesinin yürek burkan hikayesiyle devam edelim yazımıza.
Önemli abidelerden biri olan Şehzade Mehmed Camii ve külliyesi 1548 yılında Kanuni tarafından, genç yaşta kaybettiği oğlu anısına Mimar Sinan‘a yaptırılmış. Belki de bu nedenle taş süsleme ile hafif, adeta neşeli bir görünüş sağlanmaya çalışılmıştır. Bu durum minare gövdelerinde daha iyi görülmektedir. Caminin piramit biçimindeki ana kitlesine çeşitli yapı elemanları yoluyla bir hareket getirilmiş, taş süsleme ise tüm sınırları belirleyici bir işlev kazanmıştır. Caminin haziresindeki şehzade Sultan Mehmed Türbesi‘nin dilimli kubbesi ve renkli taş süslemeleri hareketli bir dış görünüm sunar. Türbenin çinileri ise renkli sır tekniğinin Osmanlı sanatındaki son ve en zengin örneklerinden sayılıyor.
Genç yaşta kaybedilen "Şehzade"nin hüznü
Şehzade Mehmed Camii ve külliyesi, gözleri kamaştıran estetik harikası bir eser. Gezmek için bir kaç adım attığınızda Şehzade Mehmed‘in hüznüne kapılıyorsunuz hemen.
Cemaatten ziyade diğer selatin camilerinde olduğu gibi turistlerin ilgisini çekiyor burası da. Caminin ön tarafı turistlerin ilgisini aşırı çekmesinden olacak ki, heveslenilecek kadar bakımlı. Bahçe nizamiyesinde güvenlik görevlileri mümkün olduğu kadar insanları çimlere basılmaması konusunda uyarıyor. Vakıf tarafından kiraya verilen Şehzade Mehmed Lokantası‘nın bulunduğu kısım da bir şekilde korumaya alınmış.
Fakat caminin Vefa semti tarafına bakan kapısından dışarı baktığınızda karşılaşacağınız manzara tarihe ihanetin belgesi niteliğinde. Bu kadarına da pes dedirtecek cinsten. Caminin iç bahçe kapısından dış kapısına kadar parsellendiğini görüyorsunuz. Gecekonduyu orman arazilerinde zannederdik, ama durum daha da vahimleşmiş. Tarihî Şehzadebaşı Camii‘nin avlusuna kadar dayanmış. Civardakileri sorduğumuzda; ‘hatta bunlardan birinin tapusunun olma ihtimali var‘ cevabı bizi daha da tedirgin etti. Öyle bir görüntü var ki, o kapıdan Vefa tarafına geçmek büyük cesaret ister. Hemen yan tarafa doğru ilerlediğimizde ise bir önceki gördüğümüz manzaranın farklı bir versiyonu ile karşı karşıya kalıyoruz. Yine vakıfların uhdesinde olan ve değerlendirilmekten imtina edilen boş külliyenin odaları. Camlardan içeri baktığımızda tam bir mezbelelik görüntüsü hakim. Yıllarca tozu dahi alınmamış, içerisine kırık masa ve sandalyelerle istiflenmiş ve kaderine terkedilmiş ecdat yadigarı eserimiz yürekler parçalıyor.
Makbuz kesmekle iş bitmiyor...
İnsan sormadan edemiyor Vakıflar‘ın görevi sadece turistlere makbuz kesmekten mi ibaret? Yoksa bu nadide eserleri yarınlara ulaştırabilmek için proje üretmek, estetiği korumak, dünyaya tanıtmak adına bir takım faaliyetlerde bulunmak mı? Buraları gören bir yetkili yok mu? En azından hemen yanı başında bulunan Şehremini bir defa olsun buralara uğramadı mı? Bunlardan en çok o anlar bir yetkili olarak, bir mimar olarak. Buraları bu pejmürdelikten kurtarmak için illa icranın başında olmak gerekmiyor, icrayı göreve çağırmak da bir vatandaşlık görevi olsa gerek. Bizi modernizmin hedonist iştahı değil, ecdadımızın yüzlerce yıl önce diktiği bu abideler temsil ediyor.
"Come here please"
Şehzadebaşı Camii ve külliyesinin yürek parçalayan görüntülerine şahit olduktan sonra bir görevli bulup sebebini öğrenmek istiyoruz. Güvenlik görevlisinin yardımıyla bir yetkiliye ulaşıyoruz. Gördüğümüz manzarayı anlatarak, bize yardımcı olmasını istiyoruz. Aldığımız cevap; ‘Aman kardeşim benim başımı belaya sokmayın. Buralar bayağı karışık yerler. Birilerinin nasırına basarsam bana rahat vermezler. Benim size vereceğim en net cevap; görmedim, duymadım, bilmiyorum, olur.‘ şeklindeydi.
Nasıl olur, siz burada görevlisiniz. Bu görevi ihmal anlamına gelmiyor mu diyecektik ki, bir grup turist akın etti. Ve camii kapısına yöneldiler. Bu arada bize bilgi vermekte olan görevli ‘come here please‘ (lütfen buraya geliniz) diyerek turistlere yöneldi ve hemen makbuzlarını kesmeye başladı. Bu durumun vahametini gösteren en açık örnekti bizim için.
Bu nadide eserlerimizi kültürel emperyalizmin kucağına atarak, cinayet işliyoruz. Bugün turistlere gösterebileceğimiz ecdad eserlerimiz var, ama yarın için bir şeyler yapabildiğimiz müddetçe. ‘Ba‘de harab‘ül Basra‘ olduktan sonra yazmak-çizmek bir şey ifade etmeyecektir.
Mimar Sinan‘ın işi muhteşemi keşfetmekti
Mimar Sinan‘ın yapıtlarının bir özelliği de kimin için yapılmışsa o kişiyi çeşitli yönleri ile yansıtmasıdır. Örneğin Kanunî Sultan Süleyman‘ın kızı Mihrimah Sultan adına yaptığı Edirnekapıdaki Mihrimah Sultan Camii ince ve zarif görünümüyle bir kadını, Süleymaniye Kanunî Sultan Süleyman‘ın görkemini yansıtmasıyla ün kazanmıştır. Edirne‘deki Selimiye de ikinci Selim‘in şair ruhunu anlatan incecik zarif minareler vardır. Her minarede bulunan üç şerefeye üç ayrı merdivenden çıkılması, dünya mimarisinde o güne kadar uygulanmamış bir işlemdi. Mimar Sinan, eserlerinde hiç bir planı ikinci defa kullanmamış, her yapıtına yeni buluşlarını eklemiştir. Süleymaniye külliyesinin bir ucunda küçük ve gayet mütevazı bir mezar bulunur. Burası, 50 yıl süre ile Osmanlı‘ya baş mimarlığı yapmış, büyük usta Mimar Sinan‘ın mezarıdır. Kurucusu olduğu klasik Türk mimarisinin en önemli temsilcisi olan Mimar Sinan, İstanbul‘u temaşa etme imkanı olsaydı, içinde bulunduğumuz bu hale ne derdi acaba?..
"Saklı güzelliği" merak eden Almanlar
Camiin ihtişamına kavuşmasını bekleyen, Mihrimah Sultan‘ın hüznünü fark edebilen kimler dersiniz? Alman turistler. Görevli arkadaşa tadilatın neden uzadığını soruyoruz... O da cevap olarak bir fotoğraf çıkarıp veriyor, yanına da bir anı ekleyerek: "İki yıl önce Alman turistler gelmişti camiye. Tadilattaydı Mihrimah Sultan. Bütün etrafı demir iskelelerle örülü olduğu halde camiye hayran kaldılar. Fotoğrafını çekerek "Böyle bir esere sahip olduğunuz için çok şanslısınız. Bir an evvel bitirin bu çalışmaları da buranın güzelliği ortaya çıksın" dediler.
İyi niyet temennileriyle yapılmış bir konuşmaydı ve bu tarz konuşmalar, camiyi ziyarete gelen turistlerce de hep yapılır. Geçtiğimiz sene aynı Alman turistler bir kez daha geldiler. Yine fotoğraflarını çektiler caminin ve bana hediye ettiler. Bu yıl bir kez daha geldiklerinde yüzlerine bakamadım. Çünkü üç yıldır caminin görüntüsü hep aynıydı. Demir kelepçelerden kurtulmayı bekleyen "saklı güzelliğin" nedenini anlatamadım onlara. Alman turistler fotoğrafı bir kere daha bana takdim ederken yüzlerindeki hüznü okuyabiliyordum.
Alman hanımın hüznüyle Mihrimah Sultan‘ın hüznü sanki asırlar sonra buluşmuş gibiydi. Bizlerin sahip çıkması gerektiği halde, bu emanetlere sahip çıkamayanlara hesap soruyordu."
Demir kafese mahkum
Mihrimah Sultan Camii‘ndeki restorasyon çalışmalarının başlatılması bizi sevindirmişti. Fakat ilerleyen günlerde yapılan faaliyetler eseri yıkılmaktan beter etti. Bizler Mihrimah Sultan‘ın özgürlüğünü beklerken, o çelik kafeslere mahkum edildi
Süleymaniye ile başlayıp, Şehzade Mehmed‘le devam eden hüzünlü yolculuğumuza Mihrimah Sultan Camii ve külliyesiyle son noktayı koyuyoruz, şimdilik. Babası Kanuni Sultan Süleyman tarafından kızı Mihrimah Sultan adına yaptırılan vakfiyenin başına gelenler, "Süleymaniye" ve "Şehzade Mehmed"inkinden farklı değil. İncelik ve zarafetin abidesi olan bu mekanda, tarihe tanıklık adına kısa bir gezintiye ne dersiniz...
Kanuni döneminin büyük mimarı Mimar Sinan‘ın en güzel eserlerinden biri olan Mihrimah Sultan Camii 1562-1565 yılları arasında inşa edilmiş. Mihrimah Sultan, Kanuni‘nin en sevdiği kızı ve en uzun süre hizmet veren çok önem vererek Sadrazam yaptığı Rüstem Paşa‘nın karısıdır. Camii ve külliye İstanbul‘un "yedinci tepesi"nin en yüksek noktasında bulunur. Deniz seviyesinden yüksekliği yaklaşık 70-75 metre civarındadır. Camii, İstanbul‘da bulunan fay hatlarının en tehlikelisinin üzerinde yer aldığından 1884 yılında meydana gelen şiddetli depremde büyük hasar görmüştür. Vakfiye, külliye camiinin yanı sıra, medrese, mektep, imaret, hamam, türbe ve dükkanlardan oluşmaktaydı.
Dahi olmaya gerek yok...
Fakat bunlardan günümüze ulaşan sadece cami, iç avludaki medrese odaları ve hamam. Diğer kısımların başına gelense yılan hikayesi gibi. Nasıl olmuşsa olmuş, vakfa ait kısımlar yıllar önce özel mülkiyetlere geçirilmiş. Mesela, Mihrimah Sultan Hamamı. Günümüze kadar aslına uygun olarak hizmet veren bu mekanın da boynuna "satılık" yaftası asılmış. Yeni sahibinin ise burayı hangi amaçla kullanacağı belli değil. Bu durum hamam önünde oturup kara kara düşünen hamam çalışanlarının halinden de belli. Yanlarına yaklaşıp durumu anlamaya çalıştığımızda, "bir dokun, bin ah işit" cinsinden cevaplar alıyoruz. Çalışanlardan birisi; "Arkadaş, bu "satılık" yazısı buraya asıldığından beri gözümüze uyku girmiyor. Biz burada 9-10 arkadaş çalışarak ailemizin nafakasını karşılıyorduk. Burası satılırsa bizi zor günler bekliyor" diyerek sıkıntılarını dile getirdi.
Talana direnen bir de kabir görürsünüz hemen hamamın kenarında. Burası, fetih gazilerinden Ekmekçibaşı Hacı Muhiddin Efendi‘nin medfun olduğu yerdir. Vakfiyenin kimi kısmında akaryakıt istasyonu faaliyet gösterirken, kimi kısmında ise nargile tiryakileri olup bitenden habersiz nargilelerini fokurdatıyor.
Mihrimah Sultan Camii‘nin yanıbaşında şöyle biraz durup nefeslendiğinizde, bol miktarda yabancı turistin burayı ziyaret ettiğini görürsünüz. İlk bakışta, çoğu Hıristiyan dinine mensup olan bu insanların Mihrimah Sultan‘ı ziyaretlerine anlam veremiyorsunuz. Ama, camii ve külliyenin, Bizans dönemine ait Aya Yorgi Manastırı‘nın harabesi üzerine inşa ettirildiğini öğrendiğinizde, konu netleşiyor. Biz minareleri arşa uzanan ecdat yadigarı eserlerimize sahip çıkamazken, onlar adından başka hiçbir şeyi olmayan manastırlarının ismine sahip çıkıyor. Olup bitenleri anlamak için dahi olmaya gerek yok.
Yıkılmaktan beter ettiler!..
Depremlerle birlikte büyük sarsıntılara maruz kalan, Edirnekapı sırtlarındaki Kanuni Sultan Süleyman‘ın kızı adına yaptırdığı Mihrimah Sultan Camii‘nin durumu da diğerlerinden farklı değil, gördüğünüz gibi. Ama, herşeye rağmen burada resterasyon çalışmalarının başlaması bizi sevindirmişti. Fakat ilerleyen günlerde yapılan çalışmalar Mihrimah Sultan Camii‘ni yıkılmaktan beter etti. Osmanlı‘nın her taşında bir inceliğinin nakşedildiği bu esere en büyük sanat ve estetik düşmanının yapacağı kötülük yapıldı. Heybetiyle İstanbul‘un değişik yerlerinden hemen göze çarpan Mihrimah Sultan Camii, adeta çelik kafeslere hapsedildi.
Bu da gösteriyor ki, bırakın ecdadımızın yaptığı eserlerden örnekleri çoğaltmayı, tamir dahi edecek estetik zenginlik kalmamış. Adeta estetik fukarası haline gelmişiz. İçi boşalan üniversiteler, ahlâk, maneviyat, bilgi, beceri, estetik kaygısından yoksun, sunî gündemlerle adam yetiştirmeye devam ederse belki bugünleri dahi arayacak hale geleceğiz.