Döviz kurundaki, özellikle de dolardaki artış, Türk halkının zihninde sürekli olarak bir “kriz” imajı oluşturur. Dövizdeki artış hayra yorulmaz, belli sıkıntıların alameti farz edilir. Halkımız, derinlemesine bir ekonomi bilgisi ve tahliliyle değil de, “acı tecrübelerle” bu kanaati oluşturmuştur zaman içerisinde.
Döviz kurundaki artışın enflasyon demek olduğunu bilir ahali. Kendi cebinden götürdüğünü de bilir, ancak bunu teknik manada isimlendiremez. Bu durumun adı “devalüasyon”dur ve ister dövizin değer kazanması deyin, ister TL’nin değer yitirmesi; enflasyon olarak halka geri dönmektedir. Paramızın ucuzlaması sebebiyle daha fazla ihracat yapma imkanına kavuşuruz belki, ancak ithalat yaparken de daha fazla para ödemek zorunda kalırız. Ki, ithalat lehine bozuk bir dış ticaret dengesine sahip olduğumuzu da unutmayalım.
Ocak 2014’te ise 2.17 TL… Ocak 2015’te 2.31 TL… Ocak 2016’da 3.03 TL iken, Ocak 2017’de 3.53 TL olmuş. Ocak 2018’de ise 3.79 TL, bugün ise 4.04 TL… 2014’ten bugüne kadar TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı, yani devalüasyon oranı yüzde 85!
Avro, Ocak 2014’te 2.96, Ocak 2018’te 2.81, Ocak 2016’da 3.25, Ocak 2017’de 3.78 ve Ocak 2018’de 4.52 TL ve bugün itibariyle 4.88 TL… Avro 2014’ten bugüne kadar yüzde 65 değer kazanmış, yani TL değer yitirmiş.
Buradan anlaşılan tablo şudur. Şayet Türkiye, dalgalı kur rejimi yerine sabit kur rejimini uygulasaydı, muhtemelen her 1 senede bir yüzde 30-40 devalüasyon yapmak zorunda kalırdı. Bugün, dalgalı kur rejimi dolayısıyla dövizdeki günlük hareketin ne manaya geldiğini tam olarak kavrayamıyoruz.
İktidarın “Eski Türkiye” diye ısrarla adlandırdığı dönemde, kur rejiminin sabit olması nedeniyle kurda günlük değişimler değil de “toptan” devalüasyonlar oluyordu. Öyle olunca da, misal 2-3 senelik süreçlerde yapılan yüzde 30-40 oranındaki devalüasyonlar halk nezdinde “kriz” algısına yol açmaktaydı. Bugünkü durumun o günlerden farkı ne peki? Vatandaşın birisi çıkıp da yazar kasa atmıyor! Kendini yakanlar, çatılara çıkanlar vs ise iktidar medyasının radarına girmiyor ve halkın hissesine de “kriz” manzarası yerine “ver mehteri” popülizmi düşüyor.
Enteresan bir durum daha var. Ekonomi Bakanı, ısrarla “dövizin artması ekonomimiz etkilemez” diyor mesela. Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı ise “enflasyonun başlıca sebebi kurdaki artış” açıklaması yaparak adeta Ekonomi Bakanı’nı tekzip ediyor. Bir ülkenin Ekonomi Bakanı, bütün maliyetleri doğrudan etkileyen döviz kurundaki artışın ekonomiyi etkilemediğini söyleyebiliyor yani! Gerçekten enteresan!
Hiçbir şeyi etkilemediğini düşünsek bile, petrol fiyatları üzerinden akaryakıt fiyatlarını etkiliyor mesela. Ki akaryakıta gelen zammın, tüm diğer sektörleri de etkilediğini bilmeyen yoktur herhalde.
Burada döviz kurundaki artışın, yani TL’nin devalüasyonu meselesinin “konuşulmaması” yönünde bir tercih var gibi geliyor. Asıl mesele olan ekonominin sıkıntıları değil de, sürekli olarak ilgisiz meselelerle dikkat dağıtılıyor. İşte bu gerçekten çok acı…
Sözün özü; paranın değeri, tuvalete gittiğinizde verdiğiniz paranın “kaç tane sıfıra sahip olduğuyla” değil, o paranın sahip olduğu alım gücüyle ilgilidir. Paradan sıfır atılması, fiyatların ucuzlaması demek değildir. İnsanların gelirini artırmaz. Sadece işlem kolaylığı sağlar ve psikolojik olarak ülke para birimine duyulan güveni tesis etmeyi amaçlar.
Övünülecek icraat çıtası, tuvalete 1 milyon yerine 1 lira vermeye kadar düştüyse, “denk bütçe”, “havuz sistemi”, “emekliye, memura enflasyonun üstünde zamlar” falan hayal bile edilemeyecek şeylerdir artık.