Ümit Boyner, TÜSİAD 40. Genel Kurulunda, yeni Yönetim Kurulu üyelerinin seçilmesinin ardından yaptığı konuşmasına, yönetim kuruluna seçtikleri için TÜSİAD üyelerine teşekkür ederek başladı.
Boyner, bayrağı devraldıkları ve kendisinin de yönetim kurulu üyesi olduğu, Türkiye‘nin hayi fırtınalı döneminde görev alan Arzuhan Doğan Yalçındağ‘a da kendilerine gösterdiği liderlik için şükranlarını sundu.
Boyner, ‘‘Arkadaşlarım ve ben önümüzdeki 2 yıl boyunca bu görevi büyük bir onur ve heyecanla yerine getirmeye çalışacağız‘‘ dedi.
TÜSİAD gibi Türkiye için düşünen, üreten, iş imkanları yaratan, pozitif farklılık yaratmaya çalışan ve hem üyeleri hem kamuoyu nezdinde çok büyük beklentiler yaratmış bir derneğin yönetim kurulunda olmanın kendileri için ne ifade ettiğini paylaşmak istediğini söyleyen Boyner, şunları kaydetti:
‘‘TÜSİAD Türkiye‘nin en etkili, entelektüel çizgisi sağlam, bağımsız sivil toplum örgütüdür. TÜSİAD bir çıkar grubu değil, TÜSİAD Türkiye‘nin en önemli baskı grubudur. Bu yüzden TÜSİAD iktidarlar ve muhalefet tarafından çok tavsiye edilmesine rağmen yıllardır sadece kendi işine bakamaz. TÜSİAD rastgele bir dernek değildir. Neredeyse 40 yılı bulan tarihi içinde Türkiye‘nin gündeminin ne olması gerektiği hakkında önemli çalışmalar yapmış, mücadeleler vermiş bir kurumdur. Çoğu zaman zamanından önce veya ütopik olarak değerlendirilmiş ama TÜSİAD tüm buları göze alarak her zaman doğru bildiğini kamuoyu ile paylaşmıştır. Bu süre zarfında Türkiye‘nin önüne koyduğu gündem çok zaman ülkenin yol haritası haline gelmiştir.‘‘
1990‘lı yıllarda hemen herkes statükoyu sarsmamak gerektiğini söylerken bu derneğin farklı önerilerle ortaya çıktığını, soğuk savaşın bitmesinden sona Türkiye‘nin refah geleceğinin dünya ekonomisi ile entegre olmak ve demokratikleşmeye bağlı olduğunu yüksek sesle söylediğini, bu hedeflere ulaşmak için AB üyelik sürecine büyük önem verilmesi gerektiğini savunduğunu ve bunun her zaman takipçisi olduğunu belirtti.
TÜSİAD‘ın 1990‘lı yıllarda liberalleşme ve demokratikleşmede mücadelenin en ön saflarında yer aldığını hatırlatmayı bir görev bildiğini söyleyen Boyner, ‘‘Geleceği doğru kurabilmek için tarihi doğru bilmek gerektiğine inandığımdan... Tarihimiz budur, geleceğimiz de böyle olacaktır, olmak zorundadır‘‘ dedi.
Boyner, bugünden itibaren ileriye bakmak, TÜSİAD‘ın yeni bir 10 yılın başındaki misyonunu tasarlamak ve eylem planını uygulamaya koymak zorunda olduklarını belirtti.
TÜSİAD‘ın sadece 2007-2009 döneminde millet meclisi ve bürokrasinin talebi üzerine 200‘e yakın görüş oluşturduğunu söyleyen Boyner, bunları gerekli mercilerle ve kamuoyu ile paylaştığını anlattı.
Boyner, ‘‘İşte bu toluluğu aslında kurum yapan bu altyapı, artık TÜSİAD‘ı salt bir temsil örgütü olmanın ötesinde fikir üreten bir fabrika, bir düşünce örgütü düzeyine çıkarmıştır. TÜSİAD üyesi olmak bir kalkınma ve gelişme sürecine, bir modernleşme projesine destek olmaktır. TÜSİAD üyesi olmak Türkiye‘yi dünyaya en üst düzeyde rekabetçi ve en ileri demokrasiye sahip gücü olarak entegre etmeyi amaçlamaktır. TÜSİAD dinamizmiyle, öncülüğüyle, cesaretiyle sadece kendisiyle yarışıyor‘‘ dedi.
Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği‘nin (TÜSİAD) yeni Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, ‘‘Partilerimizi oligarşik yapılara döndüren, onların toplumsal kesimlerle organik bağ kurmalarını önleyen Siyasi Partiler Yasası‘ndan ve Seçim Kanunu‘ndan, bir türlü bunları değiştirmeyen zihniyetten şikayetçiyiz‘‘ dedi.
TÜSİAD‘ın 40. Genel Kurulunda seçimin ardından yaptığı konuşmada, ‘‘Türkiye‘nin sadece cari işlemler açığı, istihdam açığı yoktur. Türkiye‘nin demokrasi açığı da vardır‘‘ diyen Boyner, demokratik açılımın bir bütün, bir süreç olduğunu, aşamalı planlanmamış, stratejik bütünlüğe sahip olmayan ve sosyal paydaşlarla olgunlaştırılmamış bir yaklaşımın, toplumsal dalgalanma ve kutuplaşmayı daha da artırabileceğini kaydetti.
Boyner, şöyle devam etti:
‘‘Hani biz bir köprüydük, medeniyetler ittifakı için örnek ülke bizdik. Hoşgörünün binlerce kültürün beşiğiydik, ne oldu bize? Sorunlarımızı birlikte çözmek yerine herkesten, her şeyden şüphe duyuyoruz. Konuşmuyoruz, bağırıyoruz. Dinlemiyoruz, dinleniyoruz. Gerçeklerle yüzleşmek yerine komplo teorileri üretiyoruz. Ne oldu bize? Niçin farkılıklarımızı zenginlik değil, zafiyet olarak görüyoruz? Hepimiz huzura hasretiz. Hepimiz gergin bir toplum olarak yaşamaktan yorulduk. Hepimiz daha müreffeh bir Türkiye istiyoruz. Gençlerimizin canını ve geleceğini daha güvende hissettiği, iş ve aş bulabildiği bir Türkiye istiyoruz. Korkularından, şüphelerinden sıyrılmış, kendine güvenen bir Türkiye özlüyoruz.‘‘