Kestirmeden hemen soralım, Türkiye’yi kimin adına ve niçin
kazanmak gerekiyor Bu eylem, bir başkası adına dolaylı bir kazan(dır)ım mı
olacak ya da bir başkasının Türkiye’yi doğrudan kayıtsız şartsız teslim alması
şeklinde mi gerçekleşecek Yoksa, bunların dışında Türkiye’nin 1838 Balta
Limanı Antlaşmasıyla başlayan “Batı’yı Kazanmak” sürecinde kaybettiği kendisini
bulma, iradesini gerçek manada bu topraklara hakim kılması şeklinde mi olacak
Bu sorulara verilecek cevaplar hiç kuşkusuz oldukça önemli,
özellikle de bu hassas ve fazlasıyla kritik kabul edilen geçiş sürecinde...
2012’nin son günlerinde, 2013’e dair iç ve dış politika
bağlamında bir çok senaryonun havada uçuştuğu, dahili ve harici dinamiklerin
2014’e yönelik yeni pozisyonlar almaya başladığı, bir takım tasfiyelerin
gerçekleştiği böylesi bir ortamda taraflar açısından önlerinde iki seçenek söz
konusu; Türkiye’yi kazanmak ya da kaybetmek...
“ABD’yi Kaybetmek” başlıklı yazımızda da bir kez daha ortaya
koyduğumuz üzere, kaybeden Amerika’nın kazanmak için tek çaresi Avrasya’ya
hakim olmak. Bunun yolu da Ankara ve Moskova’dan geçiyor; ama özellikle de
Ankara’dan...
Görünen o ki; ABD, dış politikası açısından olduğu kadar
kendi iç dengesi ve istikrarını sağlamasının yolu olarak kabul ettiği
Avrasya’da halen arzuladığı o işbirliği ve dengeyi sağlayabilmiş değil. En
azından Brzezinski’nin 1997 yılından bu yana (“Büyük Satranç Tahtası”nda ve son
çalışması “Stratejik Vizyon”da da ifade ettiği üzere), halen bu arayışın
içerisinde olduğu görülüyor.
ABD, bilakis, Avrasya tarafından bir kuşatma tehdidiyle
karşı karşıya. En büyük kabusu konumunda bulunan “Rusya-Almanya-Çin”
işbirliğinde önemli mesafeler kaydedilmiş olup, burada sürece Türkiye’nin de
dolaylı bir şekilde eklemlen(diril)me gayretleri dikkatlerden kaçmıyor. Son
dönem Türkiye-Rusya, Türkiye-Çin ilişkilerini ve basında geniş bir yankı
uyandıran Alman Dışişleri Bakanı Westerwelle’nin konuşmasını göz önünde
bulundurduğunuzda, tablonun farklı bir boyutta kazandığı netliği sizler de
göreceksiniz.
Dolayısıyla ABD, şu ana kadar Türkiye’yi ikna etmek bir
tarafa, artık kaybetmemenin yoluna bakıyor. İkna için, en azından Türkiye’nin
aynı kulvarda tutulması şart. Bir takım mavi boncukların ve İsrail ile
görüntüde “papaz olmanın” altında da işte bu gerekçe yatıyor. Aksi takdirde,
ABD açısından ekseni kayan bir Türkiye, “Amerikan İmparatorluğu”na veda etmekle
eş değer ve bundan dolayı da Türkiye kıyamet senaryolarının vazgeçilmez bir
aktörü...
Bu senaryolardan birinin sahibi de, ABD’nin Avrupa ve
Avrasya İşleri’nden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip H. Gordon.
Gordon’un Ömer Taşpınar ile birlikte Ekim 2008’de “The Brookings Institution”
adlı düşünce merkezi için kaleme aldıkları ve “gerçekleşmesi muhtemel” olarak
adlandırdıkları senaryo çalışması bu açıdan dikkat çekici. (“Türkiye’yi
Kazanmak: Türkiye Batı için Neden Vazgeçilmez” başlığıyla Türkçeye de tercüme
edilmiş bulunan çalışmanın orjinal adı: “Winning Turkey-How America, Europe,
and Turkey can Revive”).
Söz konusu senaryodaki sahne kabaca şöyle: ABD Devlet
Başkanı 2012’nin sonbaharının sonlarında bir sabah uyanıyor. Kahvesini
yudumlarken ona kötü haber veriliyor. Buna göre 50 yıllık müttefikleri Türkler
kendi içlerinde bir hesaplaşmaya girmişler ve bunun sonucunda ABD yanlısı
İslamcı yönetim iktidardan düşürülmüş, yerlerine gelenler ise bu sefer bırakın
Batı’ya, ABD’ye bağlılıklarını bildirmeyi, AB sürecine son vermişler, NATO
üyeliğini askıya almış bunun yerine Doğu (Rusya, Çin ve İran) ile işbirliğini
çok yönlü olarak geliştirme kararı almışlar. Hatta, bununla da yetinmemişler
Kuzey Irak’a da girmişler...
Şimdi böylesi bir durumda “Başkan ne yapmalı” diye
soruyorlar ve ardından da şu türden bir cevap veriyorlar; “Önemli olan başkana
bu soruyu sordurmamak, Türkiye’yi Batı limanında tutabilmek.”
Peki, ama nasıl Bunun için de şu önerileri sıralıyorlar: 1.
Türkiye ve Kürtler arasında bir “Büyük Pazarlık”ın teşvik edilmesi; 2.
Türkiye’de liberalizm ve demokrasinin desteklenmesi; 3. Türkiye’nin AB üyeliği
taahhüdünün yenilenmesi; 4. Ermenistan ile tarihi uzlaşının desteklenmesi; 5.
Kıbrıs’ta siyasi bir çözümün teşvik edilmesi.
Şimdi 2013’ün arafesinde dönüp 2008-2012 aralığına şöyle bir
bakalım. Sizce Türk-Amerikan ilişkileri hangi noktada Amerikalılar yukarıda
sıralanan hususların ne kadarını hangi ölçülerde tatbik etmeye çalıştılar ve
nasıl bir sonuç elde ettiler ya da edemediler Bu arada, Türkiye’yi Avrasya
düşüncesinden, seçeneğinden ne kadar çevirebildiler Özellikle bu son hususta,
onların nitelendirmesiyle, “İslamcılar” ile “militan laikler” arasında nasıl
bir fark söz konusu Ve son soru, sizce kazanırken aslında kaybeden ya da
kaybediyor denilirken kazanan kim