Avrupa Birliği’nin bir Hıristiyan Birliği (Kulübü) olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok. Çünkü bu husus çok açık. Böyle olmasaydı, yıllardan beri Türkiye kapıda bekletilirken daha dün Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsız olan ülkeler birer birer üye yapılır mıydı? Derdim yeniden AB’nin fikri yapısını ve haksızlıklarını değerlendirmek değil. Çeşitli vesilelerle AB’den Türkiye’ye hayır gelmeyeceğini ısrarla tekrarladık, bu sebeple de artık o kapının terk edilmesi gerektiğini vurguladık. AB’nin Türkiye’ye tavrında iyi yönde bir değişiklik söz konusu olmazken, Türkiye aleyhtarlığını eksiltmeden sürdürüyorlar. AB’nin tavrı böyle de Haçlı ittifakının organlarından birisi olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) farklı mı? Farklı olmasını beklemek gerçeğe ters düşer. Zaten Selahattin Demirtaş ile ilgili AİHM’nin verdiği, “Hak ihlali var, serbest bırakılsın” şeklindeki kararı da bu gerçeği bir kez daha ortaya koydu. AİHM’nin bu kararı başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere çeşitli kesimlerden tepki aldı. Bu kararı bir gazetemiz, “İşte Haçlı AİHM’nin hak-adalet anlayışı!. MAZLUMA KÖR, HAİNE KALKAN” başlığı ile verirken pak çok gazete genellikle haberi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Bunun adı özgürlük arayış değil, teröristperestlik” sözleri ile verdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, kararın ardından yaptığı açıklamada özetle şöyle diyerek tepkisini dile getiriyordu:
“Türkiye’de darbeye teşebbüs eden FETÖ’cüleri baş tacı yapan hiçbir ülkenin, kurumun, demokrasinin adını ağzına almaya hakkı yoktur. Bunun adı özgürlük veya hak arayışına destek değil, düpedüz teröristperestliktir, terörist seviciliktir.”
AB ülkelerinin özelde ülkemize, genelde İslam ve Müslüman ülkelerle ilgili yaklaşımlarının düşmanca olduğuna onlarca örnek vermek mümkün. Sadece FETÖ’cüler değil, ülkemize karşı bölücü faaliyet gösteren teröristlerin hemen hepsi AB ülkelerinde kendilerine sığınak ve destek buluyorlar. Öyle ki, bir yandan terör örgütü ilan ettikleri söz konusu örgütün mensuplarına ülkelerinden maddi destek bulmaları için zemin hazırlıyorlar, faaliyetlerine destek veriyorlar.
Bu tespitler gösteriyor ki, adına ister Avrupa Birliği (AB) ister Haçlı ittifakı diyelim bu yapı ile birlikte olmamız sevdasından çoktan vazgeçilmesi gerektiği halde, hâlâ kapıda bekleyiş sürdürülüyor, onun da ötesinde her fırsatta AB üyeliğinin vazgeçilmez hedef olduğu vurgulanıyor. Bu bakımdan AB’ye yönelik eleştirilerde haklı olmak tek başına yetmiyor. Bu haklı eleştiriler istikametinde hareket etmek gerekiyor. AİHM’nin Demirtaş kararının ardından Haçlı ittifakının gerçek yüzünün gösterilmesi doğru olmakla birlikte yeterli değil. Çünkü gerçeklerin dile getirilmesinin ardından yıllardır beklediğimiz kapının terk edilmesi gerekir. Bu yapılmadan yağıp gürlemenin muhataplarımıza fazla bir etkisi olmuyor. Yok eğer böyle bir tavır sergileyecek gücü kendimizde bulamıyorsak o zamanda ikide bir rest çekmenin anlamı kalmıyor.
Derdim AİHM kararına gösterilen tepkiyi eleştirmek değil. Yapılan eleştirilere sonuna kadar katılıyorum. Çünkü bugün söylenenler ile bizim yıllardan beri dikkat çekmeye çalıştığımız hususlar birbirinden farklı değil. İtirazımız bunca düşmanlığın ve haksızlığın yapıldığı bir oluşum ve organlarında hâlâ varlığımızı korumak için gösterdiğimiz gayretin yanlışlığına dikkat çekmeye çalışıyorum. Tutarlı olabilmenin yolu söylediklerimiz istikametinde davranış sergilemektir. Bunca söylenenden sonra yarın yine bir yetkili çıkıp, ”Avrupa Birliği hedefinden vazgeçmeyiz” şeklinde bir açıklama yaptığında, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demek hakkımız olur.