Ülkemiz, büyük bir ekonomik krizde. İnsanımız evine ekmek götürmekte zorlanırken, makam ve mal sahipleri ekonomik krizden etkilenmek şöyle dursun, kriz böyleleri için fırsata dönüşüyor. Buna rağmen ekonomik buhranın atlatılması zor değil. Erbakan Hoca gibi bir dâhi gelir ve ülkedeki gelir adaletsizliğini düzeltir, adil bir sistemi pekâlâ kurabilir. Ancak ülkemizin içinde bulunduğu öyle sorunlar var ki, hemen önlem alınmazsa ülkenin var olma, yok olma (beka) meselesi haline gelecektir. Bunların çözümü uluslararası boyutları olması dolayısıyla çok zordur hatta imkânsıza yakındır.
Ülkemizin beka yani var olma, yok olma sorunu haline dönüşmek üzere olan beş temel sorunu şunlardır: “Dini değerlerin itibarsızlaştırılması, göçmen politikasındaki basiretsizlik, yabancılara mülk satışı, LGBT’nin meşrulaştırılması ve tarım arazilerinin imara açılması”.
DİNİ DEĞERLERİN İTİBARSIZLAŞTIRILMASI:
Son yıllarda dini değerlere karşı planlı suikastlar yapılarak itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunun küresel proje boyutu olduğu gibi ulusal boyutu da vardır. Dünyada ABD tarafından 11 Eylül 2001 sonrası tezgâhlanan İslamofobi projesi devam etmektedir. Bunun ülkemizdeki yansıması kronikleşen din karşıtlığıyla birleşince çok daha fazla etkili hale gelmekte, özellikle sosyal medya imkânlarıyla bu proje kolayca uygulamaya konulmaktadır. Bunda din adamlarının konjonktürel kaygıyla hareket etmesi ve olur olmaz demeç ve fetvalarla sürece bilerek ya da bilmeyerek katkısı da yadsınamaz.
Dini değerlerin itibarsızlaştırılması ve inanç temellerinden yoksun bir neslin inşa çabası durdurulmazsa, ülkenin geleceği tehlike altındadır. Bir ülkenin kendi öz benliğinden, kimliğinden ve inancından uzaklaşması, teknolojik ve ekonomik olarak gelişse bile anlamsızdır. Bugün ekonomik ve teknolojik üstünlüğü elde etmiş, buna mukabil dini kimliklerini kaybetmiş ülkelerin yeryüzündeki kan ve gözyaşının failleri olduğu gerçeği unutulmamalıdır.
GÖÇMEN POLİTİKASINDAKİ BASİRETSİZLİK:
Türkiye, son on yıldır, Suriye başta olmak üzere dünyanın değişik yerlerinden gelen yabancı göç dalgalarıyla adeta “göçmen deposu” haline gelmiştir. Bu, ülkeyi “Küçük Amerika”ya dönüştürmektir. Planlı göçlerle bir ülkenin elden çıkışının en somut örneği Filistin’dir. Yüzyıllık sinsi planla bir bölgenin nasıl işgal edildiği, demografik yapısının nasıl değiştirildiği, zorbalıkla bir devletin nasıl kurulduğunun en bariz örneği Siyonist İsrail’dir. Türkiye’ye sadece Suriye’den değil, Afganistan vb. ülkelerden gelen düzensiz göçlerin yakın bir gelecekte çok büyük problemler ortaya çıkartacağını görmek gerekir. Tarih, bu tür göç dalgalarının ülkelerin demografik yapısını nasıl etkilediğinin örnekleriyle doludur.
Normal şartlarda sınırlı ve kaliteli göçmen kabulü bir ülke için faydalı da olabilir. Mesela, Suriye’den Türkiye’ye göç edip uzun yıllar Yalova’da ikamet eden Muhammed Ali Sabuni gibi bir âlimin göçü bu ülkeye zenginlik katar. Şahsen böyle kaliteli insanların ülkeye kazandırılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak sıradan ve kalitesiz göç akınlarının ülkeye hiçbir faydası yoktur. Sınırları kevgire dönmüş, dünyanın öbür ucundan göçmenlerin kamyon kasalarında ülkeye elini kolunu sallayarak girmesi kabul edilemez. Düzensiz ve kontrolsüz göçlerin ülkeler için tehdit olduğunu Avrupa Birliği ülkeleri anlamış olacak ki, 16 Aralık 2013 tarihinde mevcut iktidarla “Geri Kabul Anlaşması”nı imzalayarak göç akınının önüne geçmiştir.
(Devam edecek)