Türkiye ve İran Nereye?

Abone Ol

Bugünlerde Türkiye ve İran arasında gittikçe derinleşen bir gerilimin ortaya çıkarıldığını görüyoruz. İranlı yetkililer her platformda çıkıp rahatlıkla Türkiye’ye karşı tehditkâr söylemler kullanabiliyorlar. Türkiye tarafı da aynı sertlikte olmasa da ilişkilerdeki bu kötü gidişattan duydukları rahtsızlıkları dile getiriyor. Osmanlı-Safevi döneminden beri iki ülke arası ilişkiler hiç bu kadar kötüleşmemişti. Peki, ilişkilerdeki bu dramatik ve trajik dönüşümün sebebi ne olabilir

Türkiye ve İran gibi dostane ilişkilere sahip iki komşu ülkenin farklı kutuplara kayması ve daha önce uzlaşılan birçok konuda anlaşmazlığa düşmesi şüphesiz bölgede meydana gelen birtakım olaylar dizisi ile yakından alâkalı olarak gelişmiştir. Bu doğrultuda ABD’nin Irak’tan çekilmesi, sadece Irak’ta değil bütün Ortadoğu bölgesinde siyasal dinamikleri yerinden oynattığı için ilk basamak olarak görülebilir. Çünkü ABD’nin yokluğunda bölgede yeni bir güç boşluğu oluşmuş ve birçok aktör bu güç boşluğunu doldurmaya niyetli olarak hesaplar yapmaya başlamıştı. İşte tam da bu noktada Irak’a komşu iki ülke olan Türkiye ve İran, bölgenin iki yükselen gücü olma özellikleri ile ülke içerisinde inisiyatif alıp etki gösterebilmişlerdi.

Irak konusu aslında her iki ülkenin de kendilerini test ederek, aynı rolü tüm bölgede oynayabileceklerinin güvenini kazandırması açısından büyük önem arz etmekteydi. Ancak gerilimi daha da derinleştiren gelişmeler Arap Baharı denilen sürecin başlaması ile ortaya çıktı. İran Arap Baharı’nı “İslami Uyanış” olarak değerlendirmiş ve bu uyanışın temellerini 1979’daki devrimden aldığını iddia etmişti. Türkiye ise en başından bu yana süreci, Ortadoğu halklarının adalet, özgürlük ve demokrasi gibi temel hakları elde etmek için verdikleri mücadele olarak değerlendirmişti. Yalnız buradaki en büyük sorun her iki ülkenin de Arap ülkelerindeki yeni kurulacak rejimler için kendi modellerini örnek göstermesiydi.

Arap Baharı süreci ilerledikçe Arap ülkelerinin daha çok Türkiye modelini benimsemesi İran için bir hayal kırıklığı yaratmış ve Tahran’ın Arap Baharı’na bakışını tamamen değiştirmişti. Artık Tahran yönetimi daha pragmatist bir tavır takınacak ve süreci kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışacaktı. Bu doğrultuda ilişkilerde ikinci bir kırılma Bahreyn ayaklanmalarında yaşanmışken, ilişkilerin tamamen bir güven problemine dönüşmesi Suriye krizi ile ortaya çıkmıştır.

Suriye krizi, Türkiye ve İran arası ilişkilerin maksimum seviyede gerildiği ve tamamen güvensizliğe teslim edildiği bir aşamayı beraberinde getirmiştir. Krizin devam eden aşamalarında her iki ülke de Suriye konusunda birbirlerini ikna edememelerinin verdiği hırsla Suriye dışında mücadeleye girişmişlerdir. Bu doğrultuda İran’ın PKK’ya yardım elini uzattığı büyük tartışma konusu iken, Türkiye’nin de Patriot füzelerini İran’a karşı bir hamle olarak aktif hale getirdiği iddia edilmiştir.

Bugün baktığımız zaman Türkiye ve İran arası rekabet sadece Suriye üzerinde kalmayıp, Irak, Filistin, Lübnan ve Körfez Ülkeleri’ni de içine alacak şekilde daha geniş bir alana yayılmıştır. Yani bugün Türkiye ve İran arası ilişkilerin gerilmesinin tek sebebi Suriye değil, daha geniş perspektiften iki ülkenin de sahip olduğu bölgesel vizyon ve iddialarıdır. Her iki ülke de bu iddiaları ile yeni güvenlik algılamaları inşa etmekte ve dış politika stratejilerini de bu yönde belirlemektedir. İlişkiler ise her geçen gün daha da kötüye gitmektedir.

İslam dünyasının içerisinden geçtiği böyle kritik bir süreçte Türkiye ve İran gibi iki önemli Müslüman ülkenin böyle bir çıkmaz içerisine sürüklenmesi şüphesiz tüm İslam dünyasını etkilemektedir. Böyle bir kritik süreçte, Türkiye ve İran arasında konunun ehemmiyetine dayanarak atılması gereken en önemli adım, iki ülke arasında kurulacak samimi, karşılıklı güven ve işbirliğine dayalı sağlıklı bir diyalog mekanizmasıdır. Bölgenin geleceği adına mevcut kutuplaşma sürecini tersine çevirmek zorunda olan Türkiye ve İran için diğer taraftan böyle bir mekanizmayı oluşturabilmelerinin önünde ideolojik, stratejik, psikolojik ve ekonomik engellerin olduğu bir gerçektir. Ancak bu tarz bir diyaloga girişmek hem iki ülke ilişkilerinin hem de tüm Ortadoğu bölgesinin geleceği için belirleyici olacak ve sağlıklı bir ivme kazandıracaktır. Böyle bir sorumluluğun alınmaması durumunda ise yaşanan gerilimlerin artarak devam etmesi ve iki ülke ilişkilerinin yanında tüm bölgenin gerilimden olumsuz etkilenmesi ihtimali artacaktır.