Bismillahirrahmanirrahim;
ALLAH ülkemize sayısız nimetler lütfetmiş. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarımız zengin. Binlerce çeşit bitki yetişiyor. Üç tarafımız denizlerle çevrili. 4 farklı iklim yapımız var. Topraklarımız bereketli. Tatlı akarsulara ve göllere sahibiz. Dağ ve ormanlarımız temiz hava deposu. Dünya nimeti olarak eksiğimiz yok.
Türkiye, dıştan hiçbir yardım ve destek almadan yalnız kendi imkânlarıyla varlığını sürdürebilecek yeterlilikteki 16 ülke arasında. Eğer, dışa bağlı hale geliyor; ekonomimiz krize sürükleniyorsa, ülkede yanlış bir yönetim anlayışı var, demektir. Türkiye kendi gücüyle varlığını sürdürebilecek bir ülke.
Uzmanlar; ABD ekseninde ekonomik politika uygulayan yöneticilerimizi uzun süredir uyarıyorlar. Erbakan Hoca, daha ilk günden hükümete ekonomik konularda hatırlatmalar yaptı. O sözlerden biri şöyle: “Siz sanıyor musunuz ki, Türkiye’yi topla, tüfekle, uçakla saldıracaklar? Buna hiçbir ülkenin cesareti yetmez. Onlar Türkiye’yi terörle bertaraf edip yıkmak istiyorlar. Bunu başaramazlarsa ekonomik saldırılar olacaktır.”
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, seçim süreci başlamadan önce, “Bu iktidar devam edecek olursa, Türkiye ciddi bir ekonomik krize girer” demişti.
Hükümet de bu gerçeği gördü. “Erken seçime gitmek ihanettir; demokrasiye uymaz; seçimler zamanında yapılacaktır” demesine rağmen tükürdüğünü yaladı; erken seçim kararı aldı. Çünkü kriz sonucu, döviz kurlarının yukarıya fırladığı bir atmosferde seçime gitmesi, yeniden iktidara gelmesini önleyecekti. El çabukluğuyla seçime gidilmesi bu yüzdendi.
ÜÇKÂĞIT EKONOMİSİ
EKONOMİK konularda, Başbakan Başdanışmanlığı yapmış Prof. Dr. Osman Altuğ, baştan beri ABD’ye eklemlenmiş bir ekonomik modelin; döviz, faiz, borsa sarmalında yürüyen “üçkâğıt ekonomisi” olduğunu anlattı: “Üçkâğıtçılar üretim merkezli çalışmaz. ‘Bul parayı, al karayı’ anlayışına sahiptirler. Çoban kavalla sürüyü uyutur; politikacılar nutuk çekmekle. Arada güzel söz fırlatırlar. Bütçe, ödemeler dengesi, dış ticaret açık verir. ‘Zarar’ değil; ‘açık’ sözünü kullanırlar. Sonuç, 13 milyon insan işsiz; 18 milyon genç bekâr.”
Maliye eski Bakanı Abdüllatif Şener, borçla yürünürse, “yüz yılın en büyük krizinin yaşanacağını” açıklamıştı. Osmanlı’yı yıkan en büyük etkenlerde birinin Düyun-u Umumiyye (dış borçlar) olduğu biliniyor.
Papaz Brunson üzerinden oluşan ABD ve Türkiye arasındaki gerginlik, 2 bakanımıza “yaptırım” uygulanmasıyla tırmanmış; 10 Ağustos’ta “ekonomik savaş” boyutuna ulaşmış; döviz fırlamıştı.
Cumhurbaşkanı “yaptırım”a “yaptırım”la karşılık verecek yerde; meydan okudu; teslim olmayacaklarını söyledi. İçe karşı ezan, bayrak gibi duygusallıklara sarıldı. “Yaptırım” üzerine kurulan icraat göremedik. ABD mallarının ülkemize girişi yasaklanabilir; ABD’nin askeri üsleri kapatılabilirdi. İçte, devlet ve kamudaki israflar kaldırılabilir; hükümetin harcamaları Sayıştay denetimine açılabilirdi. TBMM olağanüstü toplanabilir; liderlerle “Acil Kriz Toplantısı” yapılabilirdi.
Hükümet, “stratejik ortak” olarak Rusya’ya yöneldi. Krizin sebebi dışa bağımlılıktı. Bağımlılığın Rusya’ya yönelmesi neyi değiştirecekti? Türkiye her ülkeyle diplomasi yürütebilmeli; ama hiçbirinin yörüngesine girmemeliydi.
BORÇLA NEREYE KADAR?
BİR aile düşünün! Yalnız borçla varlığını ne kadar sürdürebilir? Devlet de öyle değil midir? Hep borç; yalnız borçlanma! Sonu nereye varır? Türkiye gemisi bir duvara toslamaz mı? Üretim ve istihdam merkezli “ekonomik model”e ihtiyaç var.
Merkez Bankası eski Başkanı Durmuş Yılmaz, “Kriz kapıda” diyerek; ülkemizin, “Limanlarına, havaalanlarına el konulan Yunanistan durumuna düşmemesi” için uyardı.
- Dünya Savaşı’nda Almanya Hitler’in ihtirası; Japonya, ülkesine atom bombası atılması sebebiyle yakılmış, yıkılmış; büyük bir ekonomik krize girmişti. Her iki ülke de ümidini kaybetmedi. “Kendi güçleriyle” bir kalkınma hamlesine giriştiler. Ülkelerini yeniden imar ettiler. 10-15 sene içinde dünyanın en önde gelen ülkeleri haline geldiler.
Hiçbir ülke, Türkiye’yi Türkiyeliler kadar düşünemez. Bu, milli bir konudur. 82 milyon olarak “seferber” olacak; “kendi gücümüzle” varlığımızı sürdürecek ve “kendi gücümüzle” kalkınacağız. Bu potansiyel Türkiye’mizde fazlasıyla mevcuttur. Yeter ki, kullanmasını bilelim.
Hükümet, “büyüklük kompleksi”nden kurtulmalı; Türkiye’yi tamamıyla bütünleştirebilecek bir irade ortaya koymalıdır. El birlik “seferber” olmalıyız. Kimse kimseye hain, münafık, terörist gibi yakıştırmalar yapmamalıdır. Adalet mekanizması sağlıklı işletilmeli; hiçbir suç karşılıksız kalmamalı; suçların cezasını yalnızca hukuk, yargı, adil mahkemeler vermelidir.
Saadet Partisi, “akıl akıldan üstündür” diyerek, liderlerle “Acil Kriz Toplantısı” yapılması için el uzattı. İyi niyetli teklifler değerlendirilmeli; birlikte çözüm arayışına girilmelidir.
Şakir TARIM