Cumhurbaşkanı Erdoğan 31 Mart seçimleri sonrası, “Dönem kızgın demiri soğutma dönemidir. Ülkemizin bekasını ilgilendiren meselelerde, siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak, 82 milyon hep birlikte Türkiye İttifakı olarak hareket etmeliyiz” diyerek ilginç bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın cumhuriyet tarihinin dil ve üslup açısından belki de en yıkıcı bir kampanya döneminin ardından gelmesi doğal olarak çokça tartışıldı, hala da tartışılmaya devam ediyor.
Öncelikle ülkemizdeki kamplaşmaya, ayrışmaya, ötekileştirmeye sebep olan ana gerekçenin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile ilgili eksiklikler olduğunu ifade etmek gerekir. Yüzde 50+1 alma zorunluluğunun kamplaşmayı tetiklediği gerçeği de ortadadır. Bu doğrultuda “Partili Cumhurbaşkanlığının” sorunun merkezi olduğu çok açıktır. Tekrar etmekte fayda var. Ülkemizde Başkanlık Sistemi elbette olabilir. Ancak kurgulanan bu sistemin birçok açığı olduğu geçen kısa sürede bile ortaya çıkmıştır.
İlk yapılması gereken şey, yeni bir düzenleme ile yürütmenin başı olan cumhurbaşkanını partili olmaktan çıkarmaktır. Bu durumda devletin ve yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı, diğer parti liderleri ile ülkeyi ilgilendiren meselelerde çok daha kolay bir araya gelebilecektir. Böylece bu durumda hedeflenen “Türkiye İttifakı”nın hayata geçirilmesi daha mümkün olabilecektir.
Diğer taraftan özellikle adalete olan güven konusundaki tartışmaları ortadan kaldırmak şarttır. Bir anlamda “Kuvvetler Ayrılığı”nı hayata geçirmek ile ilgili bazı adımların atılması gerekir. Yani devlet kurumlarının birbirini denetleyebildiği, aynı zamanda dengeleyebildiği, “Yasama, Yürütme ve Yargı” erkleri arasında ülke, millet menfaatine sistem içinde yeni düzenlemeler yapılması elzemdir. Yani devlette şeffaflığı önceleyen, yönetimde ehliyet ve liyakati esas alan bir anlayışın hakim kılınması zorunludur. Aksi takdirde bütün ülkeyi sürece dahil edebilecek bir havayı oluşturabilmek mümkün olmayacaktır.
Ayrıca bugün vurgulanması gereken ana konu toplumdaki “Asgari Müşterekler” olmalıdır. Yani bütün toplumu bir arada yaşatan farklılıkların düşmanlık sebebi sayılamayacağı anlayışını hakim kılmak şarttır.
İnsanların farklı düşünmeleri tabi ki doğaldır. Farklı siyasi partilere mensubiyetleri elbette olacaktır. Ancak asgari müştereklere yapılacak atıflar farklılıkların düşmanlık sebebi sayılamayacağına dönük bir altyapı oluşturabilecektir.
Sonuç olarak şu çok iyi bilinmelidir ki, içerde birliğini muhafaza edemeyen toplumların dış tehditlere karşı güçlü olmaları mümkün olamaz. Sorunların üstesinden gelebilmek öncelikle birbirini dinleyip, anlamaya çalışmakla olur.
“Türkiye İttifakı” açıklaması “Zararın neresinden, dönersen kardır” zaviyesinden bakıldığında tabi ki önemlidir ancak yukarıda kendimizce bir kaç açıdan ortaya koymaya çalıştığımız noktalara dikkat edilmezse üzülerek ifade edelim ki sonuç alınması oldukça zorlaşacaktır.