İnternet sitelerinde bir grup birbiriyle haberleşirken önceki gün The Times gazetesinde yer alan şu habere dikkat çekiyorlardı: "Ordu-AKP kavgası Türkiye‘yi felaketin eşiğine getirdi."...
Bir de duruma geniş yığınlar açısından bakalım... Asker vesayeti, Güneydoğu‘daki ‘düşük yoğunluklu savaş‘ın devam etmesi ve Türkiye‘nin maddi kaynaklarının çok büyük bir diliminin askeri harcamalara gitmeye devam etmesi anlamına geliyor. Devletçi ekonomi ancak bu sistemin devamıyla mümkün. Ekonomik gücün devletin elinde toplanması ise, ekonominin durağanlaşması, üretimin azalması, rekabetin geliştirdiği yaratıcılığın iğdiş edilmesi anlamına geliyor. Türkiye, askeri vesayet koşullarından ötürü, sadece siyasi özgürlüklerini değil, kültürel vizyonunu, psikolojik dengesini, küresel etki potansiyelini, ekonomik canlılığını, üretim yeteneğini ve yaratıcılığını da yitirdi. Bu, bütün toplumu etkiledi. Askerin vesayetin sona ermesi, toplumsal demokrasinin normal işlemesi anlamına geliyor. Toplumsal demokrasi de, toplu sözleşme, sendikal hakların geliştirilmesi, örgütlenme ve düşünce özgürlüğü gibi şeylerin temel koşulu.
Bunları söylediğinizde birileri hemen şöyle diyor: ‘Sen bunları AKP‘den mi bekliyorsun?‘ Askeri vesayete ilk kez karşı çıkıyor değilim/değiliz. 1998 yılında da, 1995 yılında da ‘askerin istemedikleri‘ başlıklı listelerin içinde birçoğumuzun adı vardı. Bugün Türkiye‘de demokrasinin yerleşmesi, normal bir rejim ve kaliteli bir ülke içinde yaşayabilmemiz için, askerin asli görevi olan savunma görevine dönmesi ve siviller tarafından ‘denetlenebilir‘ olması şart. Ne zaman, hangi gerekçeyle ve kimin tarafından savunulursa savunulsun, bu normalleşmenin savunulması yararlıdır. Bugün bir felaket söz konusuysa bu ‘militarizm‘ için söz konusu. Toplum açısından ise bir ferahlama şansından söz edebiliriz.





