Aylardır süregelen şiddet olaylarına binlerce evladını kurban veren Suriye‘de her iki tarafın da silah ve şiddete başvurduğunun altını çizen gazeteci Fehim Taştekin, "Çok kanlı bir süreçle karşı karşıyayız. Barışçıl gösterilere paralel silahlı yapılar ortaya çıktı. Bu da Baas rejimine daha fazla kan dökmek için bahane sundu. İşin içine silah ve şiddet girince Arap Baharı‘nın başlangıçtaki doğallığı kayboldu" dedi.
Cihat Arpacık
Arap Baharı Tunus‘ta başlayıp başarıya ulaştıktan sonda halk hareketleri bütün bir Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını etkisi altına aldı. Kimisi emperyalistlerin Ortadoğu‘daki yeni planı dedi bu yaşananlara kimisi de yıllardır uyuyan devin uyandığı yorumlarını yaptı. İsyan Libya‘ya ulaştıktan sonra batı devreye girdi ve ağır bombardıman uçaklarıyla bir anda "Libya halkının yanında" yer aldı. Sonra yakın komşumuz Suriye aylar sürecek bir kan ve şiddet sarmalının içine girdi. Şiddet olaylarına binlerce Suriyeli kurban gitti. Türkiye‘yi çok yakından ilgilendiren Suriye olaylarını ve genel olarak Arap ülkelerinde yaşanan halk hareketlerini tecrübeli gazeteci Fehim Taştekin‘le konuştuk. Radikal Gazetesi Dış Haberler Editörü olan Taştekin, olası bir dış müdahalenin bütün bölgeyi büyük bir ateş topuna çevireceği uyarısın yapıyor ve ekliyor: "Suriye‘de silahı kullanan, şiddete başvuran sadece Baas rejimi değil. Mezhep savaşına kadar gidebilecek çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız." Silahın ve şiddetin özellikle Suriye‘ye kandan başka hiçbir şey getirmeyeceğine vurgu yapan Taştekin Türkiye‘nin bu süreçte yaptığı stratejik hataları da sıraladı.
Coğrafya neden patlama noktasına geldi?
Burada en az 30 yıl gecikmiş bir patlama söz konusu. Soğuk Savaş denklemi üzerine kurulu küresel sistem dağılırken Ortadoğu ve Kuzey Afrika‘da statüko korundu. Özellikle de ‘Camp David Düzeni‘ diyebileceğimiz İsrail‘in güvenliğine endeksli yapı varlığını sürdürdü. Bu statükoyu besleyen faktörler vardı. İslamcıların iktidara gelmesini önlemek için baskıcı rejimler meşrulaştırıldı. İran İslam Devrimi‘nden sonra Batı‘yla hesaplaşan bir kuşağın doğmasını engellemek için mezhepsel bariyerler yükseltildi. Bu faktörler diktatöryal sistemin taban bulmasını sağladı.
ARAP BAHARI ADALET ARAYIŞIDIR
Arap Baharı‘nı nasıl tanımlıyorsunuz?
Arap Baharı bir özgürlük arayışı, halkın kendi iradesini ortaya koyma arayışı, adalet arayışı. Ama bunun ötesinde statükoyla hesaplaşmadır. Bunun adı tartışılabilir. Kimisi bahar diyor, kimisi devrim, kimisi de uyanış. Ama özü itibariyle Arap dünyasında bir hesaplaşma döneminin başladığını görüyoruz. Bu hesaplaşmada anti-emperyalist bir söylem çok fazla öne çıkmıyor, işin özünde insanlar diktatörlerinden kurtulmak istiyor. Bunu yaparken de kendi ideolojilerini, kendi renklerini meydanlara yansıtmak istemiyor. Çünkü bu birlikteliği bozan bir faktöre dönüşebiliyor. Ama arka planda batı karşıtlığı, emperyalist müdahalelere karşı bir duruş da var. Arap Baharı‘nın doğal bir tarafı var. Geç kalmış bir değişim süreci kendiliğinden tetiklendi. İçinde fazla komplo aramamıza gerek yok. Tunus‘ta dış aktörler çok fazla devreye giremeden halk hareketi başarıya ulaştı.
ORTADOĞU‘YA DEMOKRASİNİN GELMESİ ABD VE İSRAİL‘İN ÇIKARLARINA TERS
Bu halk hareketlerinin "Batı Oyunu" olduğu iddiaları da var
Dış müdahale veya bunun bir komplo olup olmadığı çok tartışılır. Bu ayaklanmalar Tunus‘ta başladığı zaman CIA ve MOSSAD dahil hiç kimse buna hazır değildi. ABD‘nin Genişletilmiş Ortadoğu Projesi var malum. İsyan dalgası GOP‘un sonucu mu diye tartışmalar oldu. Kişisel kanaatim, bunun sonucu olmadığı yönünde. Özellikle Filistin‘de HAMAS‘ın serbest, özgür ve demokratik seçimlerle iktidara gelmesi, Hizbullah‘ın Lübnan‘da iktidara gelmesi Amerikalılara şunu gösterdi: Eğer bölgede demokrasi olursa kaçınılmaz olarak İslamcılar iktidara gelecektir. Ve bölgede ABD‘nin Kurulu düzeni tehlikeye girecektir. ABD‘nin bu yüzden GOP‘u rafa kaldırdığını düşünüyorum.
Mısır Devrimi ABD‘nin kontrolünde miydi?
Mısır, ABD için çok önemliydi. Mısır hem İsrail‘in güvenliği açısından bir garantör ülke hem de Arap dünyası için bir ağabey pozisyonundaydı. Fakat nihayetinde ABD yaşı gelmiş 82‘ye dayanmış bir diktatörün yakında ıskartaya çıkacağını ve alternatifinin bulunması gerektiğini biliyordu. İslamcı partiler dahil birçok kesimle Mübarek sonrası için müzakereler yürütüyordu. Ama bu çabalar hem Tunus hem Mısır‘da olanların ABD‘nin kontrolünde olduğu anlamına gelmiyor. İki bölgedeki kontrolsüz değişim batının işine gelmedi.
Libya müdahalesini de böyle mi okumalıyız?
Evet, Mısır ve Tunus‘ta dersini alan batı süreci müdahaleyle kontrol altına almaya çalıştı. Libya bunun en somut örneğidir. İsyan Libya‘ya geldikten sonra doğallığından çıktı. İşin içine silah ve şiddet girdi.
SURİYE‘DE BARIŞÇIL GÖSTERİLERE PARALEL SİLAHLI GRUPLAR OLUŞTU
Peki ya Suriye?
Suriye bu işin en aymazca yapıldığı yer. Libya örneğinin Suriye‘ye taşınması düşlendi. Eğer halklar kendi sivil itaatsizlik eylemleriyle iktidarı deviremezse önce bir iç savaş, ardından dış müdahale kurgulandı. Libya‘dakinin aynısını Suriye‘de yapılabileceğini düşlediler. Suriye‘nin kendi iç dengesi dikkate alınmadı. Maalesef çok kanlı bir süreçle karşı karşıyayız. Barışçıl gösterilere paralel işin başında silahlı yapılar devreye girdi. Rejimin sorumluluğu birinci derecede önemli ancak ona bahane sunan silahlı yapılar da burada etken.
Özgür Suriye Ordusu‘nu nasıl değerlendiriyorsunuz? Önce kontrol edilebilir bir güç gibi duran ÖSO sonradan kontrolden çıktı gibi bir hava var sanki?
Hatırlarsanız İstanbul‘da Suriye Ulusal Konseyi kurulurken bir bildiri yayımlandı. Silahlanma, dış müdahale ve etnik-mezhepsel ayırıma karşı çıkılmış, İsrail‘in işgali altındaki Golan‘ı tekrar geri alma hedefi konulmuştu. Çok kısa bir süre sonra meydanların gücünün rejim üzerinde çok büyük bir baskı kuramadığı anlaşılınca bildirideki ilkeler unutuldu. Esad yandaşları da gösterilere başlayınca ülkenin rejim konusunda ikiye bölündüğü görüldü. Sivil eylemlerle iktidarın sarsılmayacağı anlaşılınca silahlı gruplar harekete geçirildi. Cisr el Şuğur‘da 100‘den fazla güvenlik görevlisi feci şekilde öldürüldü. Bu rejimin de arzu ettiği bir sonuçtu. Rejim aradığı bahaneyi buldu. Rejim silahlı gruplar varken askerlerimi kentlerden çekemem demeye başladı ve her şeyi terörize etti.
El KAİDE SURİYE‘DE KENDİNE ALAN AÇMAYA ÇALIŞIYOR
Özgür Suriye Ordusu nasıl bir yapılanma?
Gösteriler sonuç vermeyince muhalifler için tek seçenek kaldı; o da ordunun ikiye bölünmesi ve rejimin içten çökertilmesi. ÖSO bu hedefle ortaya çıktı. Önce sivilleri savunmaya endeksli bir pozisyon aldı. Daha sonra saldırı pozisyonuna geçti. ÖSO‘nun bütünlük içinde koordineli bir ordu olduğunu düşünemeyiz. Bir yerde koordinasyon içindeler, başka bir yerde birbirlerine rakipler. Hatta kimi zaman birbirlerine düşmanlar. Başkaca silahlı gruplar da ortaya çıkıyor. El Kaide‘nin kendine bir alan açmaya çalıştığını görüyoruz. Irak‘ta işgalci güçlere ve Şiilere karşı savaşmış Sünni milislerin Suriye‘ye yüzlerini döndüğünü görüyoruz. Aşiretler de kendi milis güçlerini oluşturdular. İş artık bir yerde kan davasına dönüşüyor. Bu Suriye için olabilecek en tehlikelisiydi. Maalesef oldu.
Ordudan ayrılan bir grup subay kendine Muaviye Bölüğü diyormuş.
Çok ciddi bir psikolojik savaş var. Bu bir Alevi rejimidir denilerek Sünnilerin silah kullanması meşru gösteriliyor. Gerilim için mezhepsel bir taban oluşturuldu. Kuşkusuz bu rejim berbat, acımasız bir rejim. Kan dökme yeteneğini her zaman gösterebilmiş bir rejim. Savunulabilecek hiçbir tarafı yok. Ancak bu şekilde kanla, silahla devirmeyi düşünmek de o kadar tehlikeli. Mezhep savaşı en büyük tehlike. Bu savaş Suriye sınırlarını da aşacaktır. Bunun yansımaları Türkiye‘de dahi var. Antakya‘daki Alevilerin ciddi rahatsızlık duyduklarını görüyoruz. Gerilim Lübnan‘a da sıçramış durumda.
ABD ZAMANA OYNUYOR
Dış müdahale gelir mi? Gelirse ne olur?
Bu karmakarışık bir konu. Batıda belli kanatlar bu işi Arapların Türkiye ile birlikte yapmasını istiyor. Bütün uluslararası aktörler ABD olmadan hiçbir müdahalenin sonuç vermeyeceğini biliyor. ABD‘nin kendi açmazları var. Suriye‘ye müdahalenin neye yol açacağını kestiremiyor. Şartların olgunlaşması gerektiğini düşünüyor. Müstakbel bir Suriye iktidarının ABD için ne getireceğinden emin değiller. Rusya-Çin faktörü çok güçlü. Bu iki uluslararası aktör müdahaleye sıcak bakmıyor. Suriye‘ye müdahale etmek bir aşama sonra İran‘a müdahale etmek demektir. İran‘ın göstereceği reaksiyondan korkuyorlar. Bu savaş İran ve Lübnan‘ı içine alırsa ABD‘nin bölgedeki askeri varlıkları ve İsrail tehlikeye girer. ABD‘deki siyaset yapıcılar bunları dikkate alarak zamana oynuyor. Tunus toplantısında görüldüğü üzere müdahaleye gerek olmadan acaba muhalifleri silahlandırarak rejimi devirebilir miyiz hesapları yapılıyor.
Türkiye‘nin bu süreçteki hataları sizce nelerdi?
Türkiye işin başında Esad‘ı reformlara ikna edebileceğini düşündü. Buna paralel olarak da muhalefeti örgütlemeye çalıştı. Türkiye silahlı grupların varlığını görmezden geldi, şiddetten sadece rejimi sorumlu tuttu ve yönetimin azınlık rejimi olduğu tezini işledi. Türk kamuoyu maniple edildi. Kendi darbe anayasasını 30 yıldır değiştiremeyen Türkiye, Esad‘dan rejimi 15 günde çöpe atmasını bekledi. Sözler tutulmayınca ipler koparıldı. Türkiye, Şam‘a söz söyleyebilecek bir ülkeyken köprüleri attı. Diplomasi gücünü yitirdi. Sonra da ihanete uğramış bir ülke psikolojisiyle Esad‘dan kurtulacak her ihtimalin peşine düştü. Silah kullanan herkese, farklı taraflar olsa da bunun çözüm olmayacağını söyleyecek bir çaba gösterilmeliydi. Ama hızlıca müdahaleci kampın çizgisine savruldu.
Türkiye Esad‘ı kan akıtmaktan vazgeçirebilmek için ne yapabilirdi?
Silahlı gruplara da silahlarını bırakma çağrısını yapabilirdi. Şam üzerinde etkili İran ve Rusya gibi aktörler var. Bu aktörlerle psikolojik ve diplomatik baskı oluşturabilirdi. Şam‘ın müttefikleriyle hareket edip değişim için bütün kanalları kullanabilirdi. Bu Libya‘da da yapılmadı. Şimdi Kaddafi‘nin son ana kadar Türkiye‘nin krize çözüm bulacağını beklediğini öğreniyoruz.



