Türkçe Tişört

Abone Ol

Çocuğun sırtındaki tişörtün yazısına takılıp kalıyorum. "Pink Flower." "Pembe çiçek" diye; Türkçe yazılsa çok mu çirkin olacak acaba, bir kez daha düşünüyorum. Sonra bütün çocukların, gençlerin, kadınların giysilerinde derde derman Türkçe kelime olmadığına bir kez daha şahit oluyorum. Biz İngiliz miyiz ki, tekstilcilerimiz ingilizce cümlelerle ürünlerini süslemekteler. Ya da var mı dünyada böyle bir millet; giysilerine Türkçe tümceler yazıp, üzerlerinde taşıma saflığını gösterebilecek kadar, anlamsız bir işle meşgul olsun.

Ama tarihte böyle durumlar olmuş. Garbın, şarkı taklit ettiği dönemler yaşanmış. Alvaro, "İndiculus" isimli eserinde, İspanya daki Hıristiyanların lâtinceyi bilmediklerinden, Müslümanları taklit etitiğinden yakınmış:

"Bütün dindaşlarım, Arapların şiirlerini ve hayal mahsulü olan eserlerini çok seviyorlar. Dini eserleri reddetmek için değil, Arapçayı daha güzel, daha kibar bir şekilde konuşabilmek için inceliyorlar. İstidatları ile dikkati üzerlerine toplayan bütün genç Hıristiyanlar, Arap dili ve edebiyatından başka bir şey bilmiyorlardı. Arap kitaplarını büyük bir dikkatle okuyup inceliyorlar, büyük paralar sarfederek bu kitaplardan müteşekkil kütüphaneler kuruyuorlar ve her yerde bu edebiyatın eşsizliğini ilan ediyorlar. Ne yazık ki, Hıristiyanlar dinlerinin lisanını bile unuttular. Bin kişi arasında lâtince doğru dürüst bir mektup yazacak bir tek kişiye rastlamak mümkün olmuyor. Fakat Arapça yazılması icab ettiği zaman, istediğiniz kadar bulabilirsiniz. Bunlar, bu lisanda fikirlerini daha kolaylıkla ifade ediyor. Arapların yazdıklarından daha güzel denebilecek şiirler bile yazıyorlar."

Alvaro yu çileden çıkaran durum, Hıristiyanların fikirlerini Arapça ile daha kolaylıkla ifade edebilmeleri, son yüzyılda bizim başımıza çöreklendi. Mağaza isimleri, çiçekçiler, spor salonları, küçük köylerdeki minik iş atölyeleri bile ingilizce isimlerle levha asmakta, sokağımdaki çiçekçinin ismi, "Blue Rose." "Mavi Gül" sahibine, "Türkçe yazsa idiniz levhanızı, ne kaybederdiniz" diye soruyorum.Sadece gülüyor.Bir açıklaması yok.

Oysa İspanya, yine Müslümanlar kanalı ile pirinci, dut ağacını, muzu, fıstığı, hurmayı ve şeker kamışını tanıdı. Sadece sebze ve meyve değil pek çok çiçek çeşidini de yine Araplardan öğrendiler. Kamelyâ, Kuşkonmaz, Japon gülü sadece birkaçıdır Levi-Provençal ın yazdığına göre: "İspanya da yetiştirilen çiçeklerin adları, hâlâ Arapçadan alındığı gibi kullanılıyor. Arapların da İranlılardan aldıkları bu isimler, hatta Pireneleri aşmış ve Fransız diline de geçmiştir."

Sanki mahallede yabancılar varmış gibi manav dükkanındaki bütün meyvaların etiketlerinin İngilizce oluşuna daha fazla şaşıyorum. Çok milliyetçi gence bunu niçin yaptığını soruyorum. Herhangi bir açıklama alamıyorum. Oldukça masum, boynunu büküyor: "Herkes öyle yapmış, baktım, ben de etiket seçerken onlardan aldım." Oysa Charles Seignebos duruma açıklık getirir: "Müslümanlardan, karabuğday, kenevir, keten, safran, limon, portakal, pamuk, kahve, şeker kamışı" alındığını. Sanayi olarak; "Şam kumaşları, sahtiyan, sim, sırma, ipekli kumaşlar, müslin, gaz, sandal, tafta, kadife, cam ve ayna, kâğıt, şekerleme, şurup." Ayrıca; "Cebir, müsellesat, kimya ve Hintlilerden alındığı için,Hint rakamları denilen ve en karışık hesapların hallini kolaylaştıran Arap rakamları, fenler". Paralarını bile Arapça bastıran İspanyol hükümdarlardan sonra, biraz şükredebiliriz, hâlâ paramızın üzerinde Türkçe cümleler vardır. Fakat dolar ve euro ile yapılan alışverişleri saymazsak eğer, bu şükür geçerlidir.

Rönesans hareketinin doğuşunu hazırlayan büyük medeniyet ırmağının rotasını elinde tutan Müslümanlar, bilgi, maneviyat, fikir hayatı, san at ve edebiyat alanlarında otorite sayılıyorlardı. Elhamra ve Cennat-el-Arif gibi Mağrib sanatını taçlandırırken, fikir hayatına kazandırdıkları yıldızlarla, karanlık Ortaçağ Avrupasına yol gösteriyorlardı. Alman imparatoru II. Frederik 1240 larda, İslâm medreselerine talebeler gönderdi, İslâm eserlerini tercüme ettirdi, Müslüman medreselerinin kopyaları olan üniversiteler açtırdı. Sadece Kurtuba da, 10. asırda yalnız kataloğu 44 cilt olan 600.000 el yazma eserin doldurduğu kütüphaneler vardı. Gırnata Hıristiyanlar tarafından zaptedildiğinde sadece Müslüman halk öldürülmedi, büyük bir kitap katliamı da oldu, şehir meydanında 80.000 kitap yakıldı. Batı, tıp fakültelerinin, planını bile şarktan aldı. Avrupa bu tıbbiyelerde yıllarca ibn Sinâ ve İslâm filozofları okuttu. Bütün hastalar Müslüman filozofların eserlerindeki usullerle tedavi edildi. Bu durum 17. asrın ortasına dek sürdü. İbn-i Rüşd, Fârâbi, İbn Haldun, Râzi, Gazali, Taberi Avrupa düşünce hayatına oldukça fazla yenilik kattı.

Bizse, batının Ortaçağ da düştüğü durumdayız. Doğan çocuklarımıza bile yabancı isim vermekteyiz. Batının lisanı ile dükkanlar açarsak zenginleşeceğimizi sanmaktayız. Ya da bari batılılar gibi olamadık, çiçekçilerimiz onların isimlerini taşısın telâşındayız. Bir gariplik. Kimsenin de bu durumdan kaygılandığı falan yok. Türkçe tişört asrının yakın oluşu da çok meçhul.