Türk roman geleneği üzerine

Abone Ol

Her edebiyat türünün edebiyat geleneğimizde bir karşılığı var. 15 yüzyıllık geçmişi olan edebiyatımızın nesir türleri üzerinde maalesef yeteri kadar çalışma yapılmamıştır.

Hikâyesi olan bütün "anlatı" metinlerinin bugünkü manada edebî değer taşıyanları zamanla süzülüp günümüze gelirken, Rönesansla birlikte yeni bir form kazanmaya başlamıştır. Bilim ve felsefe nasıl yalnızca hakikat aşkıyla öğrenilmekten çıkıp bir çeşit aydınlanma ideolojisinin söylemlerini yeni nesillere aktarma aracı haline gelmişse, edebiyat türleriyle tiyatro da bunun için yeniden ele alınmış ve roman da tam bu sırada teşekkül etmiştir. Don Kişotun romana ilk büyük örnek olması sebepsiz değil. Tiyatro yanında, hikâye de aydınlanma ideolojisini benimsemiş filozoflar tarafından yeniden ele alındı. İbn Tufeylin Hayy Bin Yakzan adlı felsefî romanı, l4. yüzyıldan itibaren batılılar tarafından pek çok dile çevrildi ve Daniel Defoenun Robinson Crusoe su bunun etkisiyle yazıldı. J. J. Rousseau ile Voltairein geliştirdikleri "aydınlanma felsefesi"nin yaygınlaşmasında bu türün çok dikkate değer bir etkisi olmuştur. Özellikle akla dayalı din ve dünya yorumu yapılmasına etkisi oldu...

Her kültürün kendini ifade eden metinleri var. Bizde "kitap" kavramının Batıda Rönesans tan sonra gelişen "roman" kavramıyla benzerliği ortada. Yazılı Türk edebiyatının ortaya çıktığı dönemde, Kutadgu Biligi yazan Yusuf Has Hâcib, fert ve devlet için mutluluk kaynağı olan ölçüleri, sembolik bir hikâye içinde, kavramları kişileştirerek ortaya koyuyordu. Daha sonra "kitap" kavramıyla ifade edilecek ve farsça ifadesiyle her biri birer "nâme" ekiyle belirtilecek türler ortaya çıkmaya başladı: Gazavatnâmeler, Selçuknâmeler, Siyasetnâmeler, Pendnâmeler, Nasihatnâmeler, Menâkıbnâmeler, Seyahatnâmeler ve Sefâretnâmeler...

Osmanlı romanı ve hikâyesi

Divan edebiyatının klasik mesnevi konularında ortaya koyduğu yüzlerce mesnevi ile Köroğlu, Kerem ile Aslı ve Âşık Garip gibi Halk edebiyatı hikâyeleri yanında Hacı Bektaş Veli ile Eşrefoğlu Rûmînin Tekkeler çevresinde gelişen menâkıbnâmeleri de dikkate almak gerekir. Yalnız destânî halk hikâyelerine değil, klasik mesnevi gibi bütünlük gösteren manzum eserlere de "dâsitân" dendiğini de hatırlatalım. Dede Korkut azından anlatılan birbirine bağlı hikâyelerin bir "mukaddime" ile bir araya toplandığı metnin adında da "kitâb" vardır: Kitâb-ı Dede Korkut âlâ Tâife-i Oğuzân...

Kıssa, mesel, letâif, menâkıb ve tabâkat kitapları ile Leylâ vü Mecnun gibi klasik mesneviler; aşk, kahramanlık ve Meddah hikâyeleri, Hamzanâmeler ve Hançerli Hanım, Tayyarzâde gibi IV. Murat döneminden sonra örneklerine sık rastlanan taşbaskısı İstanbul hikâyeleri ile Muhayyelât-ı Aziz Efendi, Tanzimattan önceki bize özgü hikâye ve roman örnekleridir. Tanzimat romancılarının pek çoğu bu metni bilir, ama roman olarak bakmaz

Roman adıyla batılı ülkelerde gelişimini tamamlayan bu tür bize gelmeden önce de edebiyat geleneğimizde ona benzeyen anlatı türleri vardı. Mesnevîlerle Halk Hikayeleri bunların en yaygın örnekleri. Tanzimat yazarları bu türün yerli örnekleriyle yabancı örneklerini kendilerince bir bileşime ulaştırarak hikâye ve romanlar yayınladılar. Aydınlanma Çağı nda Avrupa da roman türü nasıl bir fonksiyona sahip olmuşsa, Tanzimat Romanı da benzer bir fonksiyon üstlenmiştir. Servet-i Fünun romancıları ise, dil ve anlatımda büsbütün Fransız romanını örnek almışlar ve cümle yapısında bile ustalarının yolunda olmuşlar, onların anlatımını dilimize uyarlamışlardır. Cumhuriyet dönemi bu örneklerden hiç faydalanmamıştır.

Türk romanı seminerleri

Türk Romanı Seminerinin ilkini 21 Şubat günü Atatürk Kitaplığında gerçekleştirdik. Gerçekten dikkatli ve konuyla ilgili bir dinleyici topluluğu vardı. İki haftada bir yapacağımız bu seminerlerin ilki 7 Şubattaki kar yüzünden iptal edildi, biz de iki dersi birleştirip Osmanlıdaki "anlatı geleneği" üzerinde durarak ilk Türk romanlarından biri olan Namık Kemal in İntibah romanı ile sadeleştirme yanlışlarına göz attık... Sadeleştirmelerin ne kadar keyfi olduğuna dair bir örnek paragraf üzerinde dururken, aslını okuyamayan gençlerin, aslına ve roman diline uzak metinleri de neden okuyamadıklarını göstermeye çalıştık...

7 ve 21 Martta da Ahmet Mithat Efendi ve Felatun Bey ile Râkım Efendi romanı üzerinde duracağız... Sanırım bu seminerler tiyatro kursları gibi faydalı olacak, bazı üniversitelerde kurulan Tiyatro Bölümleri veya enstitüleri gibi belki zamanla üniversitelerde müstakil Roman Dersleri veya enstitüler kurulmasına da ilham verecektir. Tiyatro bölümleri Haldun Taner in Edebiyat ve Dil tarih Coğrafya Fakültelerinde verdiği böyle derslerle gelişti.

Ben, bu seminerde özellikle şu husun üzerinde duruyorum: Romanımız dil ve teknik meselelerini hiç halledemedi, dolayısıyla Don Kişot ve öteki dünya romanları kadar milli ve o ölçüde evrensel romana da bu yüzden kavuşamadık... Cervantes, şövalye romanları okuyarak zihnini bulandıran Don Kişot u anlatabilmek için, o romanların tümünü okumuş ve böylece İspanyol ruhunu yakalamıştı Bir zamanlar o ruhla İnebahtı Savaşı na da katılmıştı Cervantes ne kadar İspanyol ise o kadar Türk olmak için bu toplumun anlatı metinlerini iyi bilmek lazım. Dünya çapında bir Türk romanı ancak bu toplumun geleneksel anlatı dili ve çağdaş roman tekniğiyle buluştuktan sonra ortaya çıkabilir. Ulusal olamayan evrensel olamaz.

Dede Korkutun Homeros kadar önemli olduğunu kavrayamayan, batılı Homerostan faydalanırken Dede Korkuttan faydalanmayan bir romancının bizi anlatması ve evrensel bir başarıya imza atabilmesi imkânsızdır. Geleneği iyi bilmeliyiz. Bu seminerlerde romanımızın geleneğiyle ilgi kurulabilirse, romanımız ve romancımız için gerçekten ufuk açıcı olabilir.