Türk kültürünü koruyan "ermeni mahallesi"

Abone Ol

Farkında mısınız bilmiyorum ama sanki içeride yaşamayı daha fazla sevmekteyiz.

Gönüllü bir ev tutukluluğunu seçmişiz.

Bahar gelmiş geçmekte.

Dışarıyı arada ne kadar özlediğimi fark ediyorum.

Ne ki bitirilemeyen işler her seferinde karşıma dikiliyor.

Eğer yine farkında iseniz sokaklarda fazla insan yok.

Televizyonun eve bağladığı kitlelerden arınmış dışarı; bencil gönülleri yeterince suvarıp, etrafı, tabiat severlere bırakmakta aslında.

İşte dün kendime bir gün ayırdım.

O çok önemli arkadaşımı; fotoğraf makinemi yanıma alıp farklı bir mekâna yola çıktım.

Yıllardır, boğaziçini vapurla geçtiğim de gördüğüm Beykoz un tepesini merak ediyordum.

On çeşmelerden yukarı doğru yokuş gözümü korkutsa da; " dayan dizlerim dayan" dizeleri eşliğinde saklı cennete ulaştım.

Meğer sadece baharın, kuş seslerinin, bahçelerdeki leylakların izini sürmemişim.

Zaten yakın geçmişte İstanbul da elde kalan son bahçeleri de görmeye gideceğiz.

Beni bekleyen sürpriz, eski Türk evlerinin, ahşap mimarinin bozulmadan ayakta kalışı idi.

Sabahın erken saatlerinde gözlerime inanamayarak, sevinçle görüntüleri evdekilere ulaştırmak için basıyordum deklanşöre.

Üstelik hâlâ pencerelerinde kafesleri olan evlerdi bunlar.

Camlarında rahibe işi ya da ucu dantelli perdeleri bile duruyordu.

Bir Botiçelli ya da Monet tablosu seyrediyormuşçasına hayran hayran cumbalarını daha iyi görmek için çöktüğüm tümsekte, işlerine giden insanlar da şaştılar halime.

Baktığım yere onlar da kafalarını kaldırıp incelediler.

Bir şey gördüklerinden şüpheliyim ya.

Ama o sokağın insanları çok şanslılardı.

Bir terapi gibi gelmeli idi, maziyi anlatan bir sokakta yaşamak.

Şahnişleri, süslemeleri, kafesli pencereler önüne dizilmiş sardunya saksıları ile ne büyük bir estetikti öyle.

İlk fırsatta yine gelirim düşüncesi olsa da, kolay kolay ayrılmak istemiyordum.

Hâlâ yan yana iki kapının muhafazası, haremlik selamlık olarak ayrı ayrı girilen bir geçmiş zaman musîkisini ne çok anlatıyordu.

Ne acılar görmüşlerdi kim bilir. Ne sevinçler yaşamışlardı.

Hangi düğünlerin, bayramların tanığı idi, bu güngörmüş eski zaman hanımefendileri ya da beyefendileri gibi soylu duruşları ile etrafa esenlik veren yapılar.

Şimdiki ruhsuz binalarla aralarında fersah fersah fark vardı.

Adeta şen şakır, mutlu huzurlu, imanlı tokgözlü bir büyük ruhun dışa vurumu idi duruşları.

Boşuna bekliyorum camdan uzanacak beyaz örtülü bir eski zaman hanımefendisini.

Ya da kâtip kılıklı birinin evinin kapısını açıp, kibar bir yürüyüşle işine gideceğini.

Evin bedenine şefkatle inşa edilmiş kuş köşküne serçeler girip çıkıyor.

Alınlığa yerleştirilmiş besmele ve Ayet el Kürsi yi selamlayarak yavrularına rızık taşıyorlar.

Ahşap evlerin ahvalini çözmek için, beton binalarda yaşayan komşularına soruyorum.

Tanıyorlarmış sahiplerini.

Ermeni imişler.

Şaşırıyorum. O sokak "ermeni mahallesi" imiş meğer. Aslında eski ahşap Osmanlı stili ev çokmuş ama sahipleri olan Türkler, yakıp yıkıp bol para getiren apartman ya da villalara dönüştürmüşler.

Eski evlerin sahibi olan Ermeniler, şimdi başka yerlere gitseler de, bizlere bir iyilik yapıp, evlerini yıkıp beton apartmanlara çevirmemişler, eski siluetleri ile yerlerinde bırakmışlar.

Kültürel zenginliğimizi bazen biz ahmakça koruyamazken, aklımızdan bile geçmeyen insanlar özenle saklayabilmekteler.