İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarifi nin günübirlik ziyaret kapsamında
kaleme aldığım Türkiye-İran İlişkilerinde Üç Seçenek başlıklı yazımın sonuç
kısmında bu seçenekleri; Çaldıranizm , Davutoğlu yaklaşımı ve Büyük
Selçuklu Modeli olarak sıralamış, detayı bugünkü yazıma bıraktığımı
belirtmiştim. Bugün o sözümü tutuyorum...
Her şeyden önce, IPIS da gerçekleştirilen Türkiye-İran
ilişkilerindeki temel sorunlar, gelecek arayışları ve seçenekler bağlamında
ortaya konulan bu seçenekler, çok net bir şekilde ilişkilerin adını koymaya
çalışıyor ve çıkış noktasını da tarih , konjonktür ve pragmatizm
oluşturuyor.
Türkiye-İran ilişkilerinde bir arada yaşamayı temsil eden
ve ortak bir imparatorluğa da vurgu yapan Selçuklu Modeli , burada İran
perspektifinden en arzu edilen model olmanın dışında, aynı coğrafyada ortak
kültür ve siyasi uygulamanın tecrübe edildiği bir dönem olarak da ön plana
çıkıyor. Bu pratiğin, aradaki ayrıştırıcı-çatıştırıcı bazı faktörlere rağmen
tekrar uygulanabilmesinin halen mümkün olduğunun altı çiziliyor.
Burada da ortak tarihi miras , isimler ve tehdit
algıları ile fırsat alanları na dikkatler çekiliyor. Örneğin, ortak isim olarak karşımıza tüm
coğrafyayı birleştiren Mevlana çıkıyor. Bu da bizi doğrudan doğruya Mevlana nın
felsefesinin temel ilhamı olan o tek nokta ya götürüyor. Bir diğer ifadeyle
meselelerin çıkış noktasına...
Dolayısıyla, bu yaklaşım 1514 den bu yana aşılamayan
mezhepsel temelli çatışmalara son verilmesi ile eş değer görülüyor. Selçuklu
Modeli , Çaldıranizm in panzehiri olarak kabul ediliyor.
Kasr-ı Şirin i aşabilmek...
Modelin bir diğer anlamı ise, İslam dünyasının kendi
içindeki bölünmüşlüğüne son vermek. Bu
da ulus-devlet anlayışından daha farklı bir anlayışa geçiş demek. Zaten
modelin temel hedeflerinden birini de, Yeni Dünya inşası sürecinde İslam
dünyasının birlikteliğini iki motor güç ülkenin gerçekleştirmesi oluşturuyor.
Bu ise, öncelikle Çaldıran Sendromu ndan ve Kasr-ı Şirin Düzeni nin
dayatmalarından kurtulmak demek.
Nitekim, İran ın süreçte inisiyatif almaya yönelik
duruşunu-perspektifini yansıtan bu çalışmada, ikili ilişkilerde statüko ve
pasifizm anlamına gelen Kasr-ı Şirin in aşılma önerisi bir tesadüf değil. İki
ülkenin Kasr-ı Şirin sendromundan kurtulabilmesi için makina ayarları na
dönülmesi gerekliliğine yapılan vurgu bu bağlamda oldukça dikkat çekici ki, bu
da Çaldıran demek!
İlişkilerde bir dönüm noktası olan 1514 ve sonrasında
1639 a kadar devam eden gelişmelerin altında hiç kuşkusuz Çaldıran Savaşı
yatıyor. (Aslında, Çaldıran da savaşanlara bakıldığında karşımıza bizi kahreden
bir başka durum çıkıyor.)
Süreçte, Kasr-ı Şirin her ne kadar sonraki dönemde iki
ülke arasında büyük bir savaşı engellemiş olsa da, sonuçları itibarıyla büyük
bir birlikteliği de beraberinde getirebilmiş değil. Burada, Sadabat Paktı kısmi
bir istisna olarak kabul edilebilir. Fakat o da, daha çok zorunlu, alt yapısı
oluşturulamamış, tarihi-coğrafi-kültürel referanslarından uzak, güvenlik
eksenli konjonktürel bir anlayışın sonucu olarak karşımıza çıktığı için devam
ettirilemiyor. Sonrası ise malum...
Burada, özellikle iki ülke arasındaki ilişkilere
damgasını vuran rekabet-işbirliği anlayışı, bu tür oluşumların da önündeki en
büyük engeli oluşturuyor. Nitekim İran tarafı iki ülke arasında hem rekabete
hem de işbirliğine dayalı bir anlayışı öngören bu yaklaşımın, aslında iki
ülkeye de kaybettirdiği sonucuna varmış durumda. En azından, bu anlayış
çerçevesinde ortak gelecek inşası için gerekli olan güven ortamının
oluşturulamayacağını savunuyorlar.
İran tarafında, bunun son uygulayıcısı olarak kabul
edilen Dışişleri Bakanı Davutoğlu nun yaklaşımı da bu çerçevede
değerlendiriliyor ve açıkçası çok da sağlıklı bulunmuyor.
Selçuklu-Abbasi modeli ...
Kuşkusuz tüm bu hususlar, İran ın iki ülke arasındaki
yeni işbirliği arayışlarına ve bu çerçevede oluşturmaya çalıştığı yol
haritasına yönelik bir beyin fırtınasında ortaya çıkan yüksek sesli düşünceyi
ifade ediyor. Dolayısıyla, tek taraflı bir yaklaşım söz konusu ve Türkiye nin
buna karşı nasıl bir tez geliştirdiği ya da geliştireceği de merak konusu.
Bu hususta, Ali Bulaç ın şu ifadelerini de atlamamakta
fayda var: Türkiye, Irak, Suriye ve İran bu felakete maruz kalmamalı. Bu dört
ülke Mısır ı ve Suudi Arabistan ı da yanlarına alarak kendi sorunlarını
kendileri analiz etmeli, çözmelidir. Çözüm bulurken de ne monarşiler çözümdür,
ne cumhuriyetler ne ABD federasyon sistemi çözümdür. (...) Tarihimizde böyle
bir anlayış yok. Tekrar Osmanlı, Selçuklu, Abbasi, Emevi tarihi tecrübesi
üzerinden düşünmek lazım. Ben Selçuklu-Abbasi modelinin uygun olduğunu
düşünüyorum.
Mevcut gelişmeler, önerilen bu modelde Abbasi ayağını
şimdilik çökertmiş görünüyor. Dolayısıyla, ortada şu an için sadece Selçuklu
ayağı duruyor. Ama, açıkçası ortada da bir Selçuklu yok. Zaten sorun da buradan
başlıyor!