Tüm renkler güzeldir

Abone Ol

Aslında her şey mekânların sınırlandırılmasıyla başladı. Haritalar üzerinde çizilen kalın çizgilerle insanların hem toprakları, hem zihinleri hem de kalpleri birbirinden ayrıldı. Çizgilerle ayrılan topraklar önce tellerle bölünürken, sonra bazı yerlerde mayınlarla ayrıştırıldı.

Elbette bu durum o coğrafyanın insanlarının arzuladığı bir bölünme değildi. Husumetlerin, kavgaların ya da farklılıkların birbirinden ayrılması da değildi. Bu ayrışmanın tek izahı, çıkar odaklarının menfaatlerine engel teşkil etmeyecek şekilde bir güç parçalanması olmasıdır.

Bu durum toprak parçalarının bölünmesi, tellerle çevrilmesi ya da mayınlarla birbirinden koparılmasıyla kalmadı. Daha büyük bir sorun karşımıza çıkmaya başladı. Nedir bu sorun? Sınırlarla çerçevelenmiş mekânların kutsallaştırılması.

Kutsallık önemli bir kavramdır. Bu kavramın karşılığı olan anlamların ortak noktası mutlak bir değer ifade etmesidir. O yüzden üzerinde tartışılması mümkün olmayan bir noktayı işaret eder. Sınırlarla çerçevelenmiş bir toprak parçası kutsallaştırıldığında artık bu konuda farklı fikirler ortaya koyma şansı kalmaz.

Bir toprak parçasının kutsallaşmasının neticesi, oranın aidiyet duygusuyla sahiplenilmesidir. Bunun karşılığı ise o toprağın vatanlaşması demektir. Vatan kavramı herkes için önemlidir. Sorun vatana karşı aidiyet beslenmesinde değil, yanlış vatan algısındadır.

Günümüzde vatan kavramının karşılığı ulus devletin sınırlarıyla belirlenmiş alanıdır. Sınırın diğer tarafı vatan olmaktan çıkıyor mesela, yeri geldiğinde düşman toprakları bile olabiliyor. Aynı coğrafyayı paylaşan ve aynı kültür havzasında yer alan insanların cetvelle çizilmiş sınırlarla birbirlerine yabancı olması yanlış vatan algısındaki tehlikeyi bize gösterir.

Vatanın ulus devlet olarak algılanması ulus inşa etme çabalarının neticesinde oluşacak tehlikeyi vatan aidiyeti üzerinden meşrulaştırma sorununu beraberinde getirmiştir. Çünkü ulus devletin inşası bir kimliğin merkezileşmesiyle yani tek etnik unsurun dil ve kültür bakımından egemen olması ile mümkün olacağına inanılmıştır.

Bu süreç bazı etnik kimliklerin diğer kimliklere göre daha baskın olması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bu durum da, diğer etnik unsurların asli taleplerinin göz ardı edilmesi, belki de engellenmesi sonucunu doğurmuştur. Bunun doğal sonucu olarak diğer etnik unsurlar resmiyette olmasa bile psikolojik olarak kendilerini asli unsur hissedemezler.

Artık sorun burada derinleşiyor. Çünkü merkezileşen kimlik vatanı sahiplenmeye başlıyor. Vatan aidiyeti farklı bir şey vatanı sahiplenmek farklı bir şeydir. Merkezileşen kimlik bu sürecin oluşturduğu zihni yapıyla herkesin kendisi gibi olmasını arzuluyor. Bunun aksi tüm durumlara karşı şüphe ve endişeyle yaklaşıyor. “Ya sev ya da terk et” mottosunun zihinsel arka planında yatan ifade aslında ya benim gibi yaşa, ya benim gibi düşün, ya benim ol şeklindedir.

Bu yaşanan serüvenle geleceğimize ümitle bakmamız mümkün değildir. Ötekinin varlığına endişeyle yaklaşmak aidiyetle bağlandığımız mekânımızı sarsacaktır. Çünkü insanın insana, bir topluluğun başka bir topluluğa güven duymadığı bir ortam sağlam zemin üzerinde değildir. Bunun için asıl tehlikenin farkında olup her rengi kendi tonunda sevebilmemiz gerekiyor.