İnsanoğlu, belki de insanlık tarihinin en imkanı bol, en
müreffeh, en rahat dönemini yaşıyor. On dokuzuncu yüzyılın sonuyla birlikte
başlayan teknolojik gelişimlerin yirminci yüzyılla birlikte hızlanması ve
özellikle de yirminci yüzyılın sonu ve içinde bulunduğumuz yirmi birinci
yüzyılın başıyla beraber müthiş bir şekilde “patlaması”, önceleri hayal etmesi
bile güç olabilecek bir ufuk sundu. Teknolojik gelişmelerin hayatın hemen her
alanına sirayet etmesi ve deyim yerindeyse boş bulduğu her delikten
hayatlarımıza sızmasıyla başlayan bu süreç, şimdilerde insanoğlunu belki de
hayat koşulları bakımından en bol olanakların olduğu bu devre taşıdı.
Teknolojik gelişmeler, üretim şekil ve süreçlerini de
etkiliyor, ekonomik kuralları da değiştiriyor haliyle. Bu baş döndürücü
ilerleme ve değişmeyle beraber, önceleri belki 50 yılda sağlanan gelişmeler bir
de bakıyorsunuz birkaç sene içerisinde gerçekleşiyor. Böyle olması da insanları
ister istemez yanıltabiliyor. Hayat şartları, göreceli olarak kolaylaşıyor,
sahip olunan imkanlar artıyor.
Özellikle de bizim gibi gelişmekte olan ülkeler ve bu
ülkelerin yöneticileri için bu dışarıdan ithal ve hemen her alana yayılmış olan
gelişme ve ilerlemeler, bulunmaz bir fırsat aslında. Çünkü, “şöyle geliştik”,
“böyle ilerledik” gibi söylemlerin altını doldurmak bu baş döndürücü gelişme ve
ilerlemelerin olduğu dönemde çok daha kolay. Misal, Özal döneminde “İcraatın
İçinden” programında bol bol F-16’lar, otoyollar, köprüler, GAP vs gösterilir
ve Türkiye’nin ne kadar da geliştiği, hatta “çağ atladığı” anlatılırdı. Aradan
neredeyse 25-30 sene geçmiş durumda ve geldiğimiz noktaya bakınca, halen
“gelişmekte olan ülke” olarak anıldığımız görülüyor. Aynı durum, mevcut iktidar
için de söylenebilir. Onlar da bol bol “80 senede yapılamayanı 10 senede
yaptıklarını” anlatıyorlar, ancak vatandaşın reel gelirinde gözle görülür bir
artış, hayat koşullarında, iş olanaklarında ciddi bir ilerleme söz konusu
değil.
Teknolojik gelişmeler ve baş döndürücü ilerleme, insanlarda
bir illüzyona sebep oluyor. Yakın geçmişle kıyas yapmak ve sanki ortada bir
başarı varmış gibi yaşananları “gelişmeye”, “kalkınmaya” bağlamak gibi bir
eğilim oluşuyor toplumda. Bir bakıma, “önceden telefon mahallede birinde varken,
şimdi herkesin cebinde” durumu söz konusu oluyor. Küresel ölçekte tüm ülkelere
ve toplumlara dayatılan teknolojik gelişmeler ve bunların ürünlerinin
yaygınlaşması, böyle bir illüzyona sebep oluyor.
Bu teknolojileri geliştirenler, illa ki bunları birilerine
satacaklar. Dünyanın “merkez” tabir edilen ekonomilerine satıyorlar, ancak daha
da büyümeleri, daha fazla kâr elde etmeleri için dünyanın geri kalanına, yani
“çevre”ye de mal satmaları gerekiyor. İşte Türkiye’nin dışa açıldığı ‘80’lerden
itibaren yaşadığı göreceli değişim ve çeşitlenen pazarlar, değişen tüketim
alışkanlıkları vs bu durumla bağlantılı büyük oranda. Küresel sisteme kayıtsız
şartsız entegre olan herkesin yaşayacağı bir durum bu ve hem cebimizdeki
paramızı alıp, hem de tüketerek geliştiğimizi, tüketerek tatmin olduğumuzu
aşılayan bir bakışın sonucu aynı zamanda da. Kısaca kapitalizmin kıskacındaki
dünyanın bir özeti yani.
Türkiye’de en çulsuz adamın bile lüks cep telefonu taşıması
veya alışveriş merkezlerinin lebaleb insan dolu olmasıyla gelişmişlik veya
kalkınmışlık arasında doğrudan bir bağ kurmak çok anlamlı değil. Caddelerde, sokaklarda arabadan geçilmemesi,
lüks sitelerin kapış kapış gitmesi, AVM’lerin kalabalığı; bunları geçiniz.
Türkiye’de insanların reel gelirleri yerinde sayıyor, hatta düşüyor. 10-15 sene
önce yüzüne bakılmayan devlet memurluğu, ki özlük hakları vs bu zaman zarfında
çok da değişmediği halde, talep patlaması yaşıyor, KPSS yüzbinlerin umudu
haline geliyor. Ülkenin ekonomik büyümesi ancak borçlanarak gerçekleşebiliyor.
Velhasıl-ı kelam, üretmeden tüketme sarmalına girmiş
durumdayız ve tüketimin gözleri kör eden cazibesi, manzarayı olduğundan farklı
gösteriyor sadece. Bir bakıma, tüketmekle zenginlik arasında bir ilişki olduğu
zannına kapılıyoruz. Halbuki borç parayla yaşanan sahte bir zenginlik bu.
Ortalamaya vurduğunuzda yıllık yüzde 4-4.5 büyüme kısır döngüsünü kıramayan (ki
gelişmiş ülke eşiğine yükselebilmek için uzun süreli olarak yüzde 7-8’leri
zorlamak lazım) Türkiye, sanki çok gelişiyor, kalkınıyor havasını atıyor kendi
vatandaşına. Gerçekte ise giderek “orta gelir tuzağı”na saplanma tehlikesi
yaşayan bir ekonomi söz konusu.
Durumumuz, gecekonduda oturup da en pahalı markaların
taklitlerini giyerek zenginleştiğini sananların durumuna benziyor resmen.