Bugün siz değerli Milli Gazete okuyucularına, ABD Başkanı Donald Trump’ın New York Times ve BILD gazetelerine verdiği röportajı, sorular ve cevaplar halinde eksiksiz şekilde aktarıyorum. Her soru ve cevabın hemen altında kendi değerlendirmelerime yer verdim. Yazının sonunda ise genel bir çerçeve çizerek bütünlüklü bir değerlendirme yapmaya çalıştım. Uzun bir metin oldu; ancak kanaatimce, yaşadığımız küresel tabloyu anlamak açısından öğretici ve düşündürücü bir yazı ortaya çıktı.
ABD Başkanı Donald Trump (79), bir röportajda dünya düzenine dair görüşlerini bir kez daha açık sözlülükle dile getirdi. Trump güç, ahlak ve yeni sınırlar hakkında konuştu.
Philip Fabian ve Jennifer Renk imzasıyla Washington – ABD Başkanı Donald Trump (79), kendisine pek de yakın olmayan New York Times ve BILD gazetelerinden dört gazeteciyle iki saat süren bir görüşme yaptı. Röportajda dikkat çekici açıklamalarda bulundu.
Yeni dünya düzeni
Soru:
Gazeteciler Trump’ın askerî, ekonomik ve siyasî gücünün sınırları olup olmadığını sordu.
Trump:
“Evet, var: Benim kendi ahlakım. Kafamın içindeki ahlak. Beni durdurabilecek tek şey bu.”
“Uluslararası hukuka ihtiyacım yok. İnsanlara zarar vermek gibi bir niyetim yok.”
Bu noktada altını çizmek gerekiyor:
Bir devlet başkanının, kendi ahlakını uluslararası hukukun yerine koyması sadece şahsî bir yaklaşım değildir; bu, küresel düzen adına açık bir tehdittir. Hukukun yerini kişisel vicdan aldığında, ortada adalet değil keyfiyet kalır. Bugün “zarar vermek gibi bir niyetim yok” diyenler, yarın niyetlerini değiştirdiğinde dünyayı hangi ilke koruyacaktır? Asıl mesele budur.
Soru:
Hükümetiniz uluslararası hukuka uymak zorunda mı?
Trump:
“Bunu ben söylüyorum.”
“Bu, uluslararası hukukun nasıl tanımlandığına bağlı.”
Burada özellikle vurgulamak gerekir ki:
Hukuku tanımlama yetkisini kendinde gören bir güç, aslında hukuku ortadan kaldırmıştır. Uluslararası hukuk; güçlülerin işine geldiğinde hatırlanan, işine gelmediğinde yeniden tarif edilen bir metne dönüşmüşse, bu artık hukuk değil, bir araçtır.
Venezuela – ABD için bir hedef
Soru:
ABD, Venezuela’yı ne kadar süreyle kontrol altında tutmayı planlıyor?
Trump:
“Ülkeyi yeniden kârlı hâle getireceğiz, petrolü çıkaracağız ve yanımıza alacağız.”
Dikkat edilmesi gereken husus şudur:
Bu cümle, 21. yüzyılda yapılmış açık bir sömürge itirafıdır. “Yanımıza alacağız” ifadesi; halkların iradesini, egemenliği ve uluslararası hukuku tamamen yok sayan bir zihniyeti yansıtır. Demokrasi söylemi, petrol cümlesinin altında bir kez daha ezilmiştir.
NATO mu, Grönland mı?
Soru:
Önceliğiniz NATO mu, yoksa başka stratejik alanlar mı?
Trump:
“Bir AB ülkesi NATO’yu kullanışsız hâle getirirse, bu sorun olur.”
Şu gerçeğin gözden kaçırılmaması gerekir:
Bu ifade NATO’nun bir güvenlik şemsiyesi mi, yoksa bir itaat mekanizması mı olduğu sorusunu açıkça ortaya koymaktadır. Güvenlik, sadece büyük güçlerin çıkarlarına göre tanımlanıyorsa; burada ittifak değil, hiyerarşi vardır.
Avrupa
Soru:
Avrupa ile ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Trump:
“İyi bir iş yaptılar. Ama dürüst olmasaydım, Rusya bugün tüm Ukrayna’yı almış olurdu.”
Burada durup düşünmek gerekir:
Bu söz, Avrupa’nın kendi güvenliğini bile başkalarının “dürüstlüğüne” emanet ettiğinin itirafıdır. Bağımsızlık söylemi güçlüdür
ama stratejik irade zayıftır.
Rusya ve NATO
Soru:
NATO’nun Rusya karşısındaki rolü sizce nedir?
Trump:
“NATO’ya bakarsanız, ABD dışında kimse başka bir ülke için endişelenmiyor.”
Bu tablo bize şunu açıkça göstermektedir:
NATO’nun “ortak savunma” iddiası fiilen çökmüştür. Herkes sadece kendisi için endişeleniyorsa, ortada bir ittifak değil; geçici bir çıkar düzeni vardır.
Grönland üzerindeki mülkiyet iddiaları
Soru:
Grönland neden bu kadar önemli?
Trump:
“Bunun başarı için psikolojik olarak gerekli olduğuna inanıyorum.”
“Mülkiyet, kira sözleşmesiyle ya da bir anlaşmayla elde edemeyeceğiniz şeyleri mümkün kılar.”
“Mülkiyet, sadece bir belge imzalayarak elde edemeyeceğiniz bir güç ve avantaj sağlar.”
Altı özellikle çizilmesi gereken nokta şudur:
Bir coğrafyanın, bir halkın, bir ülkenin “mülkiyet” kavramıyla tanımlanması modern dünyanın geldiği noktayı özetler. Haritalar masa başında, halklar dosya numarasıyla konuşulmaktadır. Bu dil hukukun değil, gücün dilidir.
Seçimler hakkında
Soru:
Seçim sonuçlarını kabul ediyor musunuz?
Trump:
“Sonuçlara saygı duyarım. Umurumda değil. Ama bana göre seçimler sahteydi.”
Burada özellikle hatırlatmak gerekir ki:
Trump, 3 Kasım 2020’de yapılan ve Joe Biden’ın kazandığı ABD Başkanlık seçimlerini kastetmektedir.
Göz ardı edilmemesi gereken gerçek şudur:
Seçimi hukuken tanıyormuş gibi yapıp, siyaseten meşruiyetini reddetmek; demokrasiyi içten içe çökerten bir yaklaşımdır. Kendi ülkesindeki seçim sonucunu bile kabullenemeyen bir siyasî dilin, dünyaya demokrasi ve hukuk dersi vermesi ciddi bir çelişkidir.
Yolsuzluk iddiaları
Soru:
Ailenizin görev süresinde zenginleştiği iddialarına ne diyorsunuz?
Trump:
“İlk görev dönemimde bunu kesin olarak yasakladım. Bu yüzden de hiçbir takdir görmedim.”
Burada açıkça görülmektedir ki:
Yolsuzlukla mücadele takdir beklentisiyle yapılmaz. “Yasakladım” demek yetmez; denetim ve hesap verilebilirlik gerekir. Güç yoğunlaşıp denetim zayıfladığında, iddialar kaçınılmaz olur.
Savaş ve yapay zekâ
Soru:
Yapay zekâ ve savaş ilişkisini nasıl görüyorsunuz?
Trump:
“Yapay zekâyı kazanan, dünyayı kontrol eder.”
“Silah üretmekte çok ilerideler ama yeterince insanları yok; bu yüzden robotlara ihtiyaç duyacaklar.”
Bu noktada ciddi bir uyarı yapmak gerekir:
Gücün artık asker sayısıyla değil, dijital akıllarla ölçüldüğü bir döneme giriyoruz. Hukuksuz bir güç, yapay zekâ ile birleştiğinde ortaya çıkacak tablo sadece siyasî değil, ahlakî bir felakettir.
Son tahlilde diyorum ki;
Trump’ın bu röportajda kurduğu cümleler bir istisna değil, açık bir itiraftır.
“Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” sözü, içinde yaşadığımız dünya düzeninin özetidir.
Bu düzende hukuk, ancak güçlü olanın işine geldiği sürece vardır. Güçle çatıştığı anda ya yeniden tanımlanır ya da tamamen askıya alınır. Dolayısıyla mesele Trump değildir. Asıl mesele şudur:
Dünyayı hukuk mu yönetecek, yoksa gücü elinde tutanların keyfi mi?
İşte tam bu noktada, merhum Necmettin Erbakan’ın yıllar önce yaptığı uyarılar bütün açıklığıyla anlam kazanmaktadır. Bu yüzden “adil düzen” dedi. Bu yüzden “başka bir dünya mümkündür” dedi. Ve bu yüzden D-8’i kurdu.
Bugün Trump’ın sözleri, Milli Görüş’ün itirazının neden hâlâ güncel olduğunu göstermektedir. Bu sistem mazlumu korumaz; güce teslim olur.
Ve tarih şunu mutlaka yazacaktır:
Herkes sustuğunda kim konuştu?
Herkes hizaya girdiğinde kim direndi?
O gün, D-8’i savunanların, Erbakan’ı anlayanların ve Milli Görüş’ün neden hâlâ gerekli olduğunu söyleyenlerin haklılığı, bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır.