Uluslararası ilişkilerde bazen bir telefon görüşmesi, sahadaki onlarca askeri operasyondan daha fazla şey anlatır.
Son günlerde dünya basınına yansıyan ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın da dolaylı biçimde doğruladığı Benyamin Netanyahu görüşmesi, Washington-Tel Aviv hattında uzun süredir biriken gerilimin dışa vurumu olarak okunabilir.
İddialara göre Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu'ya oldukça sert ifadeler kullandı. Bu sorun Gazze soykırımı ile ilgili falan değildi. Görüşmenin merkezinde Lübnan vardı. Trump’ın ifadeleri Hizbullah’ın karşı çıktığı, ABD’nin Beyaz Saray’da aracılık ettiği İsrail-Lübnan ateşkes anlaşması sürecine dönük cümlelerdi.
Bu olaya sadece iki kişi arasındaki kişisel bir tartışma olarak bakmak fotoğrafı tam olarak yansıtmaya yetmez. Asıl mesele, Siyonist İsrail'in bölgesel stratejisi ile ABD'nin bölgedeki hesaplarının her geçen gün farklılaşmaya başlamasıdır. Bu farklılık ise sonuca giden yolda ortaya çıkan yöntem farklılıkları üzerindeki tartışmalardır.
Lübnan Neden Hedefte?
Bölgeyi takip edenler İsrail'in Lübnan'a yönelik ilgisinin yeni olmadığını bilir. 1978'den bu yana İsrail ordusu çeşitli dönemlerde Lübnan'a birçok kanlı saldırı düzenledi. 1982 işgali, Güney Lübnan'ın uzun yıllar kontrol altında tutulması ve 2006 Lübnan Savaşı bunun en önemli örnekleri oldu.
Peki, bugün neden yeniden Lübnan?
Çünkü İsrail açısından Lübnan artık yalnızca komşu bir ülke değil; İran'ın Akdeniz'e açılan kapısı olarak görülüyor.
İsrail'in güvenlik doktrininde üç temel tehdit tanımı ve hayati risk bulunuyor:
Birincisi; İran'ın nükleer kapasitesi.
İkincisi; İran'ın bölgedeki vekil güçleri.
Üçüncüsü ise bu güçlerin İsrail'e fiziken yakın durumda konuşlanması.
Tam da bu nedenle Lübnan'daki Hizbullah yapılanması Tel Aviv açısından stratejik bir tehdit olarak değerlendiriliyor.
İsrail askeri çevrelerinde yıllardır şu görüş hâkim:
"Gazze bir cephe, Lübnan ise varoluşsal risk."
Bu nedenle İsrail, Lübnan'da sadece bir örgütü değil, İran'ın bölgesel nüfuz ağını hedef aldığını düşünüyor.
İsrail Neden ABD-İran Görüşmelerinden Rahatsız?
İşin düğüm noktası tam da burası.
Washington ile Tahran arasında yürütülen her diplomatik temas, İsrail'de alarm zillerinin çalmasına neden oluyor.
Çünkü İsrail yönetimi İran ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın İran'a nefes aldıracağını düşünüyor. ABD’yi kendisinin Lübnan’a uyguladığı gibi İran ile sürekli çatışma stratejisi düzleminde tutmayı hedefliyor.
Tel Aviv'in korkusu aslında tam olarak şudur:
Yaptırımların gevşetildiği, ekonomik baskının azaldığı ve diplomatik izolasyonun kırıldığı bir İran, bölgesel etkisini yeniden artırabilir.
Trump yönetimi ise farklı bir hesap yapıyor olabilir.
ABD'nin önceliği Çin'le rekabet, küresel ekonomik dengeler ve Ukrayna-Rusya dosyasıdır.
Washington açısından Orta Doğu'da yeni bir büyük savaş çıkması, Amerika'nın stratejik enerjisini tüketen bir gelişme olacaktır. ABD İran ile Çin arasındaki bağlantıyı zayıflatan ama kendisine de maliyeti kabul edilebilir düzeyde olan bir süreç yönetmek istiyor. Bu nedenle ABD'nin İran'la kontrollü bir gerilim yönetimi arayışında olması şaşırtıcı değildir.
İşte tam bu noktada İsrail ile ABD arasında taktik ayrışma ortaya çıkıyor. Tel Aviv askeri baskıyı artırmak isterken, Washington masayı tamamen devirmek istemiyor.
Tartışma Derinleşirse Ne Olur?
Trump-Netanyahu hattındaki görüş ayrılıkları büyürse birkaç senaryo gündeme gelebilir.
Birinci senaryo; taraflar kısa süreli bir kriz yaşar ve yeniden ortak zeminde buluşur.
Bu, en olası senaryodur.
Çünkü ABD olmadan İsrail'in, İsrail olmadan da ABD'nin Orta Doğu stratejisinin tam anlamıyla yürütülmesi mümkün değildir.
İkinci senaryo; Washington İsrail'in bazı operasyonlarına açık destek vermekten kaçınır. Bu durumda İsrail daha yalnız hareket etmeye başlar. Ancak bu yalnızlık askeri değil, diplomatik sonuçlar doğurur.
Uluslararası baskılar artabilir.
Üçüncü ve en tehlikeli senaryo ise İsrail'in ABD'nin itirazlarına rağmen bölgesel bir genişleme stratejisi izlemesidir.
Bu durumda İran, Lübnan, Suriye, Irak ve hatta Yemen'deki aktörlerin aynı denklem içinde hareket ettiği çok cepheli bir kriz ortaya çıkabilir.
Orta Doğu'nun yeni bir bölgesel savaşa sürüklenmesi ihtimali de bu noktada yükselir. Bu da ABD’nin tam olarak kontrol edemeyeceği bir durumdur ki bu da Trump’ın isteyeceği bir şey olmaz.
Lübnan İşgal Edilirse Ne Olur?
Burada önemli bir gerçeği hatırlatmak gerekiyor.
Lübnan'ın tamamının işgali ile sınırlı askeri operasyonlar aynı şey değildir.
İsrail geçmiş deneyimlerden biliyor ki Lübnan kolay kontrol altına alınabilecek, işgal edilse bile orada ilânihaye kalınabilecek bir coğrafya değildir.
Çünkü 1982'de başlayan süreç sonunda İsrail yıllarca yıpratıcı bir güvenlik maliyetiyle karşı karşıya kaldı.
Bugünün dünyasında olası bir geniş çaplı işgal girişimi çok daha karmaşık sonuçlar doğurabilir.
Peki bu sonuçlar neler olabilir?
Birincisi;
Lübnan'da milyonlarca insanın yer değiştirmesine yol açacak büyük ve yönetilmesi oldukça zor bir insani kriz ortaya çıkabilir.
İkincisi;
Akdeniz enerji hatları ve deniz ticareti risk altına girebilir.
Üçüncüsü;
İran'ın doğrudan veya dolaylı şekilde çatışmaya dâhil olma ihtimali artabilir.
Dördüncüsü;
Suriye ve Irak'taki silahlı grupların da sürece dâhil olmasıyla savaş bölgesel boyut kazanabilir.
Yani Asıl Kavga Lübnan’ın da Ötesinde
Bugün yaşananları sadece Beyrut'a yönelik olası bir saldırı tartışması olarak okumak eksik olur. Asıl mücadele, Orta Doğu'nun geleceğinin nasıl şekilleneceği üzerinedir.
İsrail; Türkiye'nin, Mısır'ın, Pakistan’ın, Suudi Arabistan'ın ve İran'ın bölgesel etkilerini kırmak ve aralarındaki muhtemel yakınlaşmayı önlemek istiyor. Ve şimdilik sadece en zayıf halka olarak gördüğü İran'ı hedef tahtasına oturtmuş durumda.
İran ise direniş ekseni olarak tanımladığı yapıları korumayı ana vazifesi olarak görüyor.
ABD ise bölgeyi tamamen kaybetmeden daha düşük maliyetli bir denge kurmanın peşinde. Körfez ülkelerindeki itibarının her geçen gün sorgulandığını gören ABD, İsrail’e bunu bir türlü anlatamıyor.
Trump ile Netanyahu arasındaki sertleşen ton da bu büyük jeopolitik satranç oyununun dışarıya yansıyan kısmından ibaret.
Bugün telefon hattında yaşanan gerilim, yarın sahada yeni gelişmelerin habercisi olabilir.
Çünkü Orta Doğu'da liderlerin kullandığı kelimeler çoğu zaman yalnızca diplomatik mesaj değildir. Bazen yaklaşan fırtınanın ilk işaretidir.