Tozlu’lara Gel, Tozutanlara Gel Toz Uzmanı Toz Atıcılara Gel

Abone Ol

“Sözünü ettiğimiz kişi, bizim partide belediye başkanlığı yaptı, görevini bırakması istendi. Gökçek’in görevi bırakması iş olsun diye istenmedi. Bunun ötesinde bir yorum yapmayacağım.”

Ankara eski belediye başkanlarından görevden alınmış Melih Gökçek’in, MHP’den başkan adaylığı için pazarlama çalışmaları yapılması üzerine, AKP yetkililerinden Hayati Yazıcı, kendisine yöneltilen bir Melih Gökçek sorusunu böyle cevaplamış.

AKP yetkilisi Yazıcı bey bir paragraflık bu cevabında, yönettikleri Türkiye’yi nasıl gördüklerini de kayda aldırıyor.

Hukukçu kimliği olan ve 15 Temmuz gecesinde, aynı uçaktaki Kılıçdaroğlu suçlanırken, sessizce, görünmeden ve kamuflaj olmuş bir şekilde partisinin il binasına ulaşıp kurtarması hiç bahis mevzuu edilmemiş Yazıcı bey, biz inanıyoruz ki, yukarıya aldığımız cümlelerinin her kelimesini ölçerek, biçerek, tartarak ve bir AKP yetkilisine yakışan tarzda kullanmıştır.

Partilerinden üç dönem başkentimiz Ankara’nın belediye başkanı seçilmiş bir politikacıya (siyasetçi değil) “kişi” tanımı yaparak önemsenmesini tartışmaya açan ve fakat garabetini farkedince de –zira hala partilileridir,- yalın olarak “Gökçek” diyen Yazıcı bey, ittifakcıları partiye, veliefendililerin tabiriyle söylersek “kıyak” yapmıştır.

Bu fedakarlığını Yazıcı bey’in, görevi bırakması istendi, iş olsun diye istenmedi izahından gayet sarih ve net anlamak mümkün. Biz de burdan anladık.

Bir belediye başkanın görevini bırakması iş olsun diye istenmemişse, bu adli bir işlemin başlamasını haykıran bir suç duyurusu olmaz mı?

Yoksa bu ülkede hataların, yanlışlıkların, kabahatlerin, suçların AKP’yi ilgilendirenler ve yasaları ilgilendirenler diye ikiye ayrıldığına inanacak insanlar.

AKP yetkilisi Yazıcı bey, ilgili adli makamların neden meşgul edilmediğini de açıklasaydı keşke.

Bir AKP yetkilisinin, partilileri eski bir belediye başkanı hakkında konuşmasını çok değerli ve bilinmesi gerek bilgilerden saydığımız için bu yazımıza konu etmedik. Sebeplerimiz yazı boyunca sıralanıyor.

Adı duyulduğunda “Köylüsüdür” gibi bir coğrafya kelimesinin dillerden düşmesini de sağlayan Yazıcı bey’in, savunma babında şöyle demesi de mümkündür: Bizim gönlümüz sayın ve sevgili Gökçek’imizin bir başka partide olmasına dayanamayacağından, onu böyle anlatarak, taliplerini azaltmak istedik. Bu partimizin siyasi bir taktiğidir.

Bu ihtimale de inanırız elbette. Çünkü biliriz, akıllara ve hayallere sığan tüm ihtimalleri hazmeden bir siyasi partileri olduğunu..

Konumuzun, AKP yetkilisi Yazıcı bey’in söylediklerinden yazılacak kısmına burada biraz ara vererek, görevden alınmış AKP’li belediye başkanlarından Gökçek’in lütfedip meraklılarını aydınlattığı cevabın üstünde de duralım biraz. Sebepler çok demiştik ya..

“Davama zarar vermemek için susmaya devam ediyorum... Benimle ilgili kamuoyunun önüne çıkamayacak bir suçum varsa açıklamazsan namertsin... Hadi yiğitsen devam et... Sabrımı taşırma... Vallahi tozunuzu atarım...”

Buradan, bu savunmadan neler anlamalıyız.

Belediye başkanı iken ve görevden alınmış sıfatını taşıyorken de bir davası varmış Gökçek beyin. Üstelik konuşursa zarar görmesi mümkün bir dava... Bu bir...

Gökçek’in suçum varsa efeliğini mertlik, namertlik, yiğitlik sınırına taşımasını, halkımızın Köroğlu ve delikli demir efsanesiyle ilişkili yorumlamasını önlemek maksatlı bir açıklamaya ihtiyaç var şimdi.

Bu duruş ve itirazın İsviçre paraları gündem olduğunda, beni bu yanımdan vuramazlar diyen tedbirli İsmet Paşa tavrıyla paralellik arz etmesi de iki olsun.

Ve şimdi geldik neler anlamalıyız sorumuza verilecek en güçlü cevabın yer alacağı üç nolu izahımıza.

Son iki kelimesi Gökçek’in, kaç yıldır dayandığımızı unuttuğumuz Akp iktidarının ne halde olduğunun itirafı da sayılabilir. Hem de kayıtlı, kuyutlu...

“Tozunuzu atarım…”

Bir tv kanalında yayınlanan haramili, mafyalı ve istihbaratçılı dizide, kahramanlardan biri Gökçek’in söylediği “Tozunu atarım” kelimelerini konuşsa, muhataplarca ve seyircilerce emanetimdeki malını atar, seni zarara sokarım, manalarında anlanır.

Fakat Gökçek’in atmak istediği toza, lugatlerimiz ortalığı birbirine katmak, yerle bir etmek izahlarını uygun görmüşlerdir.

Dervişin fikri neyse, zikri de odur kaidesi gereği, “toz” un anlayış şekilleri farklıdır.

Bizim cephemizden güzel bir örnekle, bu tozunu atmak tabirine uzaklığımızı vurgulamamız, bu yazıları yazmak vazifem izin olmazsa olmaz şartlarındandır. Bilinsin...

Rahmetli Muammer Dolmacı ağabeyin emek verdiklerinden Dr. Mehmet Bozkurt, bir gün dert yanar ona, amirini kastederek: “Ağabey bu adam bizi habire fırçalayıp duruyor!”

Muammer Dolmacı’nın cevabı, bizim “toz” dan ne anladığımızın tescil evrakıdır.

“İyi ya işte tozun kalmaz!”

AKP içindeki tozunu atmak tartışmasından, bizim cephemize has örneğimiz dışında ne varsa anlamak mümkün olduğunda, işte biz de böyle tanımlarız kendimizi.

Yani.. Seçimler geliyor, diyoruz!

Her dem AKP’liler gündem

AKP’nin ünlü dörtlerinden Bülent Arınç’a yönelik, bir suçlama sosyal medyada geziye çıkınca, AKP’nin medyacıları “Okkalı Cevap” başlığı altında hemen okuttular savunmanamesini...

İddia sahibi Akit gazetesinin ünlü AKP’lilerce çok ziyaret edilen yazarı kadının hangi sıfatlarla eşleşeceğini uzun uzun yazıp yargı yoluna düştüğünü duyuran sayın Arınç, kendini de güzel ahlaklı olmak vasfıyla övdükten sonra “dostlarımız ve sevenlerimiz” dediklerine müsterih olmalarını öğütlüyor.

Biz de, diğer insanları yani dostlarını ve sevenlerini, zor pozisyonlar verdiği ithamlarına rağmen düşünmesini ve ne halde olmalarını istemesini konuşacağız.

Müsterih olsunlar, yani kaygılardan kurtulsunlar, içleri rahat olsun derken bir insan, kastettiklerinin rahatsız ve kaygılı olmalarını kabul ettiğini, ya da ihtimal verdiği mi beyan etmiş olur.

İkinci sorumuz ise kasdedilen o insanlar, ki kaç kişi olduklarına dair bir bilgimiz yok, beyan sahibine dost ve seven olmak yakınlaşmasını yaşıyor olsalar dahi, duyguları, düşünceleri, akılları, fikirleri, geçimleri ona mı tahsisli ki, müsterih olsunlar yol göstermesine ihtiyaç duyacaklar?

***

Gazetelerin 25 kuruş olduğu devirlerde, güler misin, ağlar mısın köşeleri vardı; insanımızın içine bir acılık yayan...

İşte o köşeye uygun bir twit yazısını iki gün önce okuduk.

Zaman belli: Az önce. Mekan belli. Esenboğa VIP salonundalık özellikle belirtilirken, sınıfının yükseldiği midir başımıza kakılan? Muhatap da belli: Onun bıraktığı yerden yeni başlayan ve üstelik babadan oğula bir AKP’li.

Herkesin içinde tarifi, üstte verilen havaya uymamış, biraz avam kaçmış. Zira orası herkesin olabileceği bir yer değil. Doğrusu, saygın VIP yolcularının yanlarında duruyorken ben, olmalıydı.

AKP’nin bir eski milletvekilinin yine bir AKP’li fakat yeni sıfatlı bir milletvekili ile olan nizası yani şoförden tarihçi AKP’linin dediği gibi yedi düvel üstlerine çökerken yaşadıkları bu kuşak çatışması, kimi ne kadar ilgilendirir ki, bir bedel biçilsin.

O havaalanında VIP salonuna yakın bir yerde karakol yok mu idi dersek, güler misiniz, ağlar mısınız?

Zayi, zaiyat, kayıp, yitik

Özal başbakanlığının alâmetifarikası diyeceğimiz icraat, ilçeleri olan büyük şehirlerin ve ilçesi olmayan orta büyüklükteki şehirlerin ilçelendirilerek, çok belediye başkanlı yönetime kavuşturulmasıdır.

Her ilçeye bir belediye teşkilatı, bir belediye başkanı, encümeni, meclis üyesi demek çok partili insanın yeni bir sıfat kazanması demekti.

Hizmet halkın ayağına gidecek propagandası, imkanların yağmaya açılması manasına dönüşürken, peşine düşülen ve mahkeme salonlarında kurtarılmaya çalışılan maddi kayıplar değildi bizim üzüntü kaynağımız.

İnsanlarımızın kaybolması, yani şahsiyet sizleşmeleri, sıradanlaşmaları ve gamsızlıklarıydı bizi belediyelerimizi hemen kazanmaya sevkeden.

İşte o günlerden, İstanbul’un orta yerinden, bir ilçe belediyesinde olup bitenlerden isimsiz ama icraatlı örnekler vermemiz gerek; insanlarımızın harcanmalarına son verecek kazanmalara mecburiyetimizi anlatabilmemiz için...

Her yanı tarihi eser dolu o ilçemizin “Tarihi Eserler Müdürlüğü” yetkilisi, bir ortaokul mezunu partilidir. Sıfatı şef. Fakat vekaleten müdürlük yapmış iki yıl.

Muhalif bir Meclis üyesinin, stratejik bir makamı, tahsilsiz birine nasıl teslim edersin itirazı Başkanca önemsenmeyince, araya gazeteciler sokulur. Sonrası mahkeme safhası... Ortaokullu şefin ceza alması, başkanın bana üniversite mezunu olduğunu söylemişti ifadesiyle yırtması... İşin falan kısmıdır.

Bu anlatımın acı tarafı, ayrıntılarda gizlidir. Tarihi eserler müdürlüğü demek, tarihi eser alanında uzman sayılan mimarlar, mühendisler de demektir. Fakat hiç birinin sesi çıkmamıştır şeflerine karşı. Olumlu rapor istediğinde muhtemelen yazmışlardır ve mesela İstanbul, siluetini bozan veya yıkılmaya hazır birçok yapıya daha kavuşmuştur.

12 Eylül gibi bir ihtilalden sonraki ilk sivil yönetimlerde sergilenen bu cesaret zirvesi örneğinde yalnız değildir bahse konu ettiğimiz kişi. Atlar sahiplerine göre kişnediklerinden, başkanı da sayabilirsiniz; hatta işi son sahip Özal’a kadar uzatmak mümkün.

39 imar yolsuzluğu raporu hazırlayıp tahkikat komisyonları kurmaya kalktığında Meclis üyeleri, başkan onları bilgi ve görgülerini artırsınlar diye Avrupa gezisine göndermiş belediye bütçesinden harcamalı...

Bu ikinci perdenin acılığı ise, çeşitli partilere mensup ve belediye meclisi için seçilmiş otuza yakın insanımızın böyle bir ucuzluğa kendilerini layık görmeleridir.

Geniş halde yazma ihtiyacımızı bir başka haftaya bırakarak, konumuzu “Andımız” üzerinden noktalayalım.

Adlarını değil ama icraatlarını andığımız bu insanlar, o makamlara, okullarında “Andımız”ı okuyarak gelmişlerdir.

Türk olmalarına bir halel gelmezken, doğruluk ve çalışkanlıkları çok su götürmüştür, belediyeciliklerinde.

“Öz”leri bozulduğunda da, işte böyle çok severmiş insanlar, yurtlarını ve milletlerini...

Görülmemiş çok hesabımız var bizim!

Bari birazcık bilgi

Geçen hafta bu sayfada itirazlarımızı izah ettiğimiz Abdulhamid Han’a kese kese altın dağıttırdıkları gerçeksiz, tarihsiz, emeksiz ve  edebiyatsız bir tv dizisini ağlayarak, sızlayarak ve yürekleri cayır cayır yanarak seyredenlerin sosyal medyaya yansıyan halleri her ne kadar Tıp Fakültelerinin psikiyatr bölümlerini ilgilendirse de biz yine yapacağız uyarımızı, ikazımızı.

İbadet ettiğini öne sürerek Peygamber Efendimiz’i rüyasında gördüğünü beyan eden ve padişahın elinden altın keseleri almaya hak kazanan bir kimsenin bilhassa Osmanlı devrinde olamayacağını, Peygamber Efendimiz’in adına karşı altın keseleri almanın ticaret olacağını, sarayın bir protokolü olduğunu ve bunun her rüya gördüm diyenlerce aşılamayacağını, ki bir ecnebi ajan da öyle bir rüya gördüm diyerek dayanabilirdi Saray’ın kapısına gibi ihtimallerinin göz ardı edilemeyeceğini yazmamıza karşı çıkanlara, tarihimizden bir misal vermek istiyoruz.

Emin Işık Hoca’mızı dinliyoruz Nimet Abla Camii’nde. Söz geldi Tiryaki Hasan Paşa’yı buldu.

“Kanije müdafii Tiryaki Hasan Paşa, İstanbul’a davet edilir. Topkapı Sarayı kapısına ulaştığında, hemen padişah Üçüncü Ahmet’in huzuruna alınacağı haberi verilir.

Yaşını ve kahramanlığını gözeten padişah, ona sevgi ve hürmetini böyle göstermek istemiştir.

Tiryaki Hasan Paşa’nın neden ben Protokol Kuralları haricinde tutuluyorum sorusuna verilen cevap böyledir.

Eyvah der, koca Tiryaki Hasan Paşa, yoksa Osmanlı yıkılıyor mu? Bir padişahın, benim gibi naciz bir paşası için protokol kurallarını kaldırmaya hakkı yok, der.

Hal bu iken...