Adı şaire çıkmış pek çok toplum/siyaset adamı vardır, onlar, düşünce ve eylemleriyle ilginç özellikler sergilemektedirler. İlginçlik, onların şairlikle devlet adamlığı gibi iki uzlaşmaz kimliği genellikle barışık tutamamalarından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda yargılayacağımız kişilerden birisi de, toprağı bol olsun, eski başbakan müteveffa Bülent Ecevit tir.
*
"Şiirler" isimli bir kitabı bulunan (2. Baskı, Ankara, 1976, 180 s; daha sonra bütün şiirleri "Bir Şeyler Olacak Yarın" adıyla yayımlandı -Doğan Kitapçılık, İst., 2005-); yakın geçmişte şiirlerini sesli ve görüntülü olarak da meraklılarına sunan Bülent Ecevit e ve kitabına göz atacağız.
Bülent Ecevit in "Şiirler" kitabında kendi şiirlerinin yanısıra "Şiir Çevirileri/ Yazın ve Sanat Yazıları" da bulunuyor. "Haziran 1976"da yazdığı önsöz nitelikli "Niçin Şiir" yazısında Bülent Ecevit ilginç şeyler söylüyor: "Topluma bir bildirim (mesajım) olacaksa bunun için şiirden yararlanmam. Yine de yazdığım şiirlerde bir bildiri bulunabilir. (...) Ben yapabildiğim kadar toplumsal görevimi siyasal eylem yoluyla yapıyorum. Siyasal açıklamalarımla yapıyorum. (...) Üstelik şiiri özel eylemim saysam bile bu özel eylemim toplumsal yaşamımdan ve siyasal eylemimden büsbütün kopuk olmadığını da biliyorum. Siyasete girdim diye şiir yazmayı şiir çevirmeyi bıraksaydım siyasette ben ben olmazdım." (s. 5)
"Şiirsiz kalan toplum (...) insanlığın ana dili nden kopmuş olur. (...) Düşüncenin basmakalıplaşmasını isteyen baskı yönetimleri (...) genellikle ozanları da baskı altına almak isterler. Ozan yönetime ve toplum sorunlarına karışmasa değinmese bile baskı yönetimi ozana karışma gereğini onunla uğraşma gereğini duyar. Çünkü korkar ozandan baskı yönetimi. Çünkü ozan yüzünden dilin ve dil yoluyla da düşüncenin ilkel gücü diriliverirse diye korkar. Dirilir de kafalara ve duygulara örülmek istenen duvarları yıkarsa çizilmek istenen sınırları aşarsa diye korkar." (s. 11) Bu cümlelerin hemen ardından, Bülent Ecevit, "Türk halkının özellikle Türk köylüsünün" kurtuluşunu şiire bağlar: "Ne yasaklar ne olağanüstü hâl ler ne sıkıyönetim ler susturabilmiştir bugüne değin o ana dili ni Türk halkında..." (s. 12)
Lao Tsu, Souriau, Hamann, Virgilius, Tagor, Donald Davie, Koestler, Jung, Ziya Paşa (Doğrusu Namık Kemal olmalı, C.A) gibi türlü dönem ve milletlere mensup isimlerden yaptığı alıntılarla süslediği imlası bozuk (alıntılarda da görülüyor) yazısından sonra konuyu biraz değiştirmek; Bülent Ecevit in gerek kendisine ait, gerekse çevirisini yaptığı şiirlerde üstüne basarak durduğu "yasa" kavramına doğru yol almak istiyorum.
*
Başka bir şairden söz ederek sürdürüyorum. "Ölü Yasalar" diye bir başlık atmış Cemal Süreya Papirüs ün Mart 1967 tarihli başyazısına. Onun derdi, uygulanması imkânsız olan yasalar. Süreya, 1934 tarihli "gıda maddelerini matbu kağıtlara sarma" yasağını ihtiva eden yasayla, 1926 tarihli "Beden Terbiyesi Kanunu"nu mahkum eder.
Bu tür "ölü doğmuş yasalar"a Türkiye gibi bir memlekette onlarca yasayı ekleyebilirsiniz. Çünkü, yasaların toplum gerçeklerine denkliği pek aranmaz. Hatta rahatlık, huzur, düzen gibi iç serinletici durumlar hazırlamak için oluşturulmazlar yasalar. Cefa, facia, despotizma gibi altyapıları vardır daha çok. Doğrusu, temeli baskı, sömürü gibi insanlık onuru ile bağdaşmayan beşerî organizmaların ortaya koyduğu kurallar silsilesinden farklı bir şeyler ummak da çokça iyimserlik oluyor... Çünkü, bu tür yapıların yasaları, daima ezenin ezilen üzerine olan tahakkümü şeklinde oluşturuluyor.
*
Bülent Ecevit in kitabına dönüyoruz: "Yasa"(s. 35), onun dört madde de içeren bir şiiridir. Yasak elmayı dişlemenin getirdiği "yasak"la başlar manzumesine. Bu yasağın getirdiği ıstırabı insanoğlu, ikinci madde ile delebilir: "sevmeli sevilmeli/dünyayı cennetin/ kendisi bilmelidir". Onun manzumelerinde göze batan önemli bir özellik: Didaktik oluş. Bu, yer yer yasalara özgü bir kural koyuculuk olarak karşımıza çıkıyor: "tohumla ekil/ağaçla yüksel/ yaprakla dökül" (s. 44), "ikinci yüzüm/işine gücüne bak sen /(...) dosyalar aç/ tezkere yaz" (s. 50), "dur yolcu bura sınır/ yabandır yasaktır ötesi" (s. 55).
Bülent Ecevit in bu üslup özelliği çoğunlukla onun toplumsal konumundan kaynaklanıyor sanıyorum. Hatta şiirlerini çevirdiği isimleri de belirlemiş gibi bu durum. Ama haliyle, etkilenmiş onlardan Bülent Ecevit. Her bakımdan etkilenmiş. Kitabın "Şiir Çevirileri" bölümünde Bhagavatgita, Lao Tsu, Eliot, Ezra Pound, Dylon Thomas, Larkın, Mallet, Kıplıng, Tagor gibi isimlere ait metinler bulunmakta. Bülent Ecevit, bana öyle geliyor ki Taoizm in kurucusu Lao Tsu nun "deyişler"ine bağlanmaya çalışmış. Yukarıda ele aldığımız "toplum adamlığı" ve "yasa" kavramlarıyla da yakından ilgili olduğu için Bülent Ecevit in çevirdiği Lao Tsu ya ait birkaç metni buraya alıyorum:
"Hakça Yönetim"den: "ne kadar çoğalırsa yasalar yasaklar/ halk o kadar yoksullaşır/ ne kadar keskinse silahlar/ ülke o kadar karışır" (s. 88) "Halk ve Önder" şiirinden: "tanınıp sevilen önder başta gelir/ daha sonra korkulan/ en sonda da sevilmeyen önder/ yücelerin yücesi tanıtmaz bile kendini// güvenmeyene güvenilmez/ gösterişsiz söylevsiz/ yapıldı mı bir şey/ biz başardık bunu der halk." (s. 85) "Çelimsiz ve Güçlü"den: "halkla birlikte ezilendir/halkı yönetmeğe yetkin kişi" (s. 86) "Yumuşak Yönetim" şiirinden: "Yumuşak yönetilen ülkenin/ halkı yalındır/ sert yönetim/ halkı kurnazlaştırır" (s. 87)
Aslında şimdi soracağımız soruların indimizdeki cevabı belli. Yine de soralım: Bülent Ecevit bağlanabilmiş mi Tsu ya Uyabilmiş mi onun öğütlerine Şöyle soralım ya da: Kendisine ait "Şah" şiirindeki şahın "bir başına özgür" gücü hakkında hâlâ aynı şeyleri mi düşünmektedir Yoksa "Tapusuz Memet" şiirinin "geç hemşerim geç", "git işine Memet" (s. 69) diye sürüp giden nakaratlarını mı söylemektedir
Elbette ikincisiyle temsil edilebilir. Yoksa, bırakın hayatının pek çok dönemini, iktidarda bulunduğu son dönemin "Türkiye"sini acılar içinde yaşamazdı bu millet. Türlü cinsten zulümlere maruz kalmazdı. Çok önem verdiği yasaları gerçekten hak için, halk için uygulamaya çalışırdı
Her neyse, toprağı bol olsun.