Toprağa yakın düşünceler

Abone Ol

“İnsan dediğin bir tek yapraktır

Evveli ahiri kara topraktır

Bu dünyada benlik satan ahmaktır

Daim ölüm kuşu döner başımda”. (Zaralı Halil)

Zaralı Halil’in şu mısraları içinden geçtiğimiz zamanın şartlarını göz önünde tutarsak ne kadar da çok gerçekliğin yüzünü gösteriyor. Bugün yaşadığımız bu Covid-19 virüsü etrafında cereyan eden olaylar sadece bir durum analizi ve muhtemel etkileri üzerine girift bir tartışma döngüsünden başka bir netice vermiyor. Gündelik hayatı etkilediği için gündelik konuşmalara, tartışmalara kulak kesilmek belki görece doğal bir reflekstir. Ancak bu gerçekliğin bir kez daha bizi yüz yüze bıraktığı bazı hakikatleri konuşmak belki bugün için biraz zamansız gibi algılanabilir. Lakin hakikat bize bu durumları konuşmayı salık veriyor.

Öncelikle bu nevi olaylar bize içinde yaşadığımız yerleşim yerleri ve onların şekillendirdiği toplumsal yaşam biçimi, böylesi vakalarla yüzleştiğimizde bizi nasıl dermansız bırakabildiği/bırakabileceği gerçeğini gösteriyor. Vakaların yaygın olduğu yerleşim yerlerine bakıldığında genellikle nüfusların önemli bir bölümünün kümelendiği büyük yerleşim yerleri ve kapitalin şekillendirdiği toplumsal yaşam biçiminin olduğu yerleri görebiliyoruz. Dünyanın kapitalin etrafında şekillendirdiği kent yaşamı bütün yaşam örgüsünü bu yönde ördü. Bu yüzden de tuhaf bir biçimde iş-ev ve hayatın idamesinin etrafında şekillenen tek düze bir yaşam modeli ve kent merkezlerini de bu yaşam modelinin yörüngesinde iş merkezleri (AVM) ile biçimlendirdiler.

Bu biçimlendirme elbette farklı bir tür insan modeli ortaya çıkarttı. Bu ara tip insan ne tam şehirli ne de tam kırsal olmayan arada bir tür olarak varlığını tahkim etmeyi başardı. Bu ara tiplemenin oluşturduğu toplum, belki görece sermayeye, kapitale veyahut bir takım imkânlara da kavuştu ama şehrin görgüsü yerine binaların yüksekliği, yaşam alanlarının ihtişamı ile daha çok alakadar oldu. Doğal olarak kentlerin ana unsurunu fırsatçılık, nemalanmak, tahakküm ve zihinsel, fikirsel, fiziksel bir yorgunluk, yoksunluk oluşturmuş oldu. Oysa şehir yaşamı insanlara incelikli bir düşünce, toplumsal yaşamın incelikleri ve kısaca görgü diyebileceğimiz bir takım hasletler ile şekillenmiş canlı bir yaşam biçimi vermiştir.

Birbirinin kopyası kentleri üretmek, kötü bir yapılaşma ve bunların getirdiği çirkinliğin insanları daha farklısının olabileceği düşüncesinden mahrum bıraktı. Bir de böylesi kaotik bir kurgu içerisinden insanların zor şartlara hazırlamasını beklemek mevcut hal içerisinde haksızlık olur. İklimlerin, kültürel kuşakların önemini yitirip kuzeyi-güneyi, doğuyu-batıyı, ılımanı soğuğu, sıcağı tek bir düzleme indirgeyen bir zaman diliminde farklılıkların besleyiciliğini göremeyiz.  Özellikle iklimlerin belirleyici olduğu kültürel kuşaklar ve onların yaşam biçimleri bugünkü olayları göz önünde bulundurduğumuzda halen daha kıymetli bir belirleyici olduğunu görüyoruz. Covid-19 ile birlikte ortaya çıkan sosyal, psikolojik ve ekonomik problemlerin temelinde belki de dünyayı bu tek tip, tek kuşak örgüsüne indirme zihniyetinin payı ve buna karşı kendi kuşağının özelliklerini koruyamamış sosyal yapıların payını daha açık görebiliyoruz. Nitekim bugünkü toplumsal durumlara baktığımız zaman zor şartlara kendini hazırlayacak hiçbir formasyona sahip olunmadığını ifade edebiliriz.

Özellikle sivil yapıların giderek zayıflaması toplumu bir arada tutan dayanışma olgusunun tahribatı ile sürekli pansuman tedbirlerin ve şartlara göre hamasetle soslanmış söylemlerin artık hiçbir fayda vermediği aşikârdır. Onun için belki de evden başlayarak yeniden ferdi ve toplumu şekillendirecek bir takım değişim ve dönüşümlere gidilebilir. Kuşak özellikleri göz önüne alınarak biçimlendirilecek ev anlayışı bugünün ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yenilenmeli ve bu yenilenmenin ortaya çıkaracağı yaşam biçimi de birçok sivil yapılar ile desteklenmelidir. Örneğin ambardan kilere, avludan kuyulara, bahçelere varana kadar birçok unsur önce haneyi sonrada mahalleyi tolumu ve cemiyeti şekillendirecektir. Burada ferdin temel ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaç döngüsünü doğal bir şekilde devam ettireceği bir organizmayı hanelerin içerisine yerleştirmekten bahsediyorum. Yoksa 5-6 odalı evler küçük bir bölüme kiler demekle oraya kiler anlamı yüklenmiş olduğunu sanma saflığından değil. Bütün bunları bir geçmiş özlemi veya romantizminden çok bugüne taşınabilecek ve geliştirilebilecek birtakım unsurlar olması hasebiyle örneklendiriyorum.

Belki de makineleşmenin bu kadar yaygınlaştığı her şeyin çoklandığı ve görece bollandığı düşüncesinin yaygınlaştığı ve paran varsa her şeyi alabilirsin imajını yerle bir eden bu salgın günlerinde her şeyi gözden geçirmek gerekiyor. Özellikle tohum ıslahı ve tohum muhafazası, su havzalarının korunması, tarım alanlarının muhafazası ve de tabiat ile barışık bir anlayışın yeniden hayatın merkezine yerleşmesi hayatiyet arz ediyor. Bunu en küçük toplumsal yapıdan başlayarak en büyük toplumsal organizasyona varana kadar ciddiyetle ele almak gerekiyor. Rahmetli Cansever’in büyük şehir özelliklerini kaybettirmeden, tarım alanlarını koruyarak insanları bu beton yığınlarından kurtaracak düşünceleri başta olmak üzere bu konulara kafa yoran herkesi dinlemek ve ardından harekete geçmek gerekiyor.  

Bugün salgının en çok can yaktığı ve insanları ve hükümetleri zorda bıraktığı yerleşim yerlerini incelediğinizde, bu insana yük olan, metropol diye adlandırılan kentlerin başı çektiğini görebilirsiniz. Bu salgının belki de bir yönüyle bize başka bir yaşam biçiminin mümkünlüğünü gösterecek bir boyutu olabilir. Nihayetinde yaşadığımız çağ ve hızla gelişen teknoloji - bilim ve de dünyanın gidişatı bizleri çok kısa aralıklarla çok daha beter biyolojik, kimyasal durumlarla yüz yüze bırakabileceği gerçeği artık ütopya ya da komplo teorisi nitelemesinden daha yakın görünüyor. Gündelik söylencelerin hiçbir yaraya merhem olmadığı hatta ortamı zihinleri ve gönülleri kirlettiği, istatistiklerin gidişatı önlemediği bu noktada derine doğru sondaj yapmakta fayda var. Yeni bir yaşam biçimi mümkün yeter ki istensin. Hoşça bakın zatınıza…