Ülkemiz, biz hepimiz lodosun en güzel manzarası seçtik o fotoğrafı.
İki otobüs arasında ördek civcivleri gibi rüzgârda sallanan moto kuryeleri.
Otobüs şoförlerinin onları şiddetli rüzgârdan koruyabilmek için nasıl yavaş hareket ettiklerini.
Sallanan motor üzerinde güçlükle durmaya çalışan,
Sırtlarındaki ekmek tekneleri olan sandıkların rüzgârda savrulmasını engellemeye uğraşan,
Karşı yakaya koşturduğu siparişi, can tehlikesine karşın yetiştirebildiği için mutlu gençleri; durup selamladık.
Hatta kızdık kimilerinin sıcak pizza yeme arzuları yüzünden bu çocuklar, kaza geçirmekte, yaralanmakta hatta canlarından olmaktalar.
Siparişler yasaklansın diye düşündük.
Sanki o gençlerin bu yoksul ülkede, çalışmama gibi bir lüksleri varmış gibi.
Fakat o lodostaki fotoğraf hepimize iyi geldi.
Ülkemiz ve halkımız için umut, yüreğimizde dağ gibi büyüdü.
Depremde, selde, yangında; hangi düşünceden olursa olsun nasıl birbirimizin yardımına koşuyorsak.
Ya da o yangınların içine dalan, yaralanan, fedakârlık abidesi insanları ekranlarda izleyip mutlu oluyorsak.
Hepimizin kalbi, şefkatle çarptı.
Hamurumuzun merhametten yoğrulduğunu bir kez daha anladık.
Bir okulun güvenlik görevlisi Süheyla Hanım’ın derdi dağlardan büyüktü.
Ağzını bıçak açmıyor, gözlerinde derin endişe, ne yapacağız, diyordu.
Anadolu’daki bir üniversitenin kampüs binaları, şehrin varoşunda idi; bahçe sahipsiz köpeklerle doluydu.
Küçük tepelere yaslanmış yeni kurulmuş üniversitenin etrafında yerleşim birimi yoktu.
Bahçedeki köpeklerin gidecek bir esnaf kapısı ya da kasap, lokanta önü mevcut değildi.
Süheyla Hanım, köpek mamalarına gelen zamdan mustaripti;
“Gariplerin rızkını temin ederken nasıl zorlanıyordum, her ay bir paket mama alıyordum, bütün hocalara söyledim ama sadece 2-3 kişiyi bu iyilik hareketine dâhil edebildim. Onlar düzenli olarak her ay maaşlarını aldıklarında bir paket mama alıyorlardı. Şimdi bu zamlarla ya onlarda vaz geçerlerse. Bu dağ başında bu hayvancıklar ne yiyecekler, birbirlerini mi yesinler, gece uyku tutmuyor beni.”
Bahçıvan Necip Bey’in de derdi aynı idi.
Okulun bahçesi kıraç, ne emeklerle o kayalık araziyi düzeltip gül dikmekteydi.
O da hocalardan istemişti, birkaç hoca fidan almıştı.
Zamlar her şeyi ateş çemberine döndürmüş, gül fidanları da etkilenmiş, yerlerini hazır ettiği bahçeye ne dikecekti.
Fakat asıl tasa emekli Rıza Amcada idi, torunlarına bakmaktaydı.
Evladından emanet kalmış çocukların okuması, beslenmesi, sağlık giderleri hep o küçük emekli aylığı ile halletmesi gereken masraflardı.
Ekmeğe zam belini bükmüş kara kara düşünmeye başlamıştı.
O masumların rızkını gönder Ya Rab diye dua etmekteydi.
Sanki kendisini duymuş gibiydi komşuları.
Yetimlerin okul masrafları, kışlık giysileri, kırtasiye malzemeleri, zahire kolileri; kendisi ağzını açmadan, kimselerden bir şey istemeden iyi yürekli halden anlayan insanlarca getirilmişti.
Komşuların elçisi olan hanım, olanca müşfikliğiyle su akıtan buzdolabını da görmüş, tek kelime etmeden yenisini göndermişti.
Rıza Amca, bütün bu iyi insanlara ne kadar dua etmişti.
Halini Yaradana anlatırken sanki iyi kullar kendisini duymuş, Rahman; o iyilik melekleriyle masumların ihtiyaçlarını göndermişti.