Toplumu tedirgin ederek oy potansiyellerini artırma düşüncesinin ne ölçüde gerçek olduğunu 30 Mart gecesi öğreneceğiz. Çünkü, bu seçim kampanyası Meclis’te temsil edilen partiler ile Pensilvanya’nın Türkiye’deki temsilcileri arasında bilek güreşine dönüştürüldü. Hem de öylesine bir bilek güreşi ki taraflar bileklerinin sakatlanmasını hatta kırılmasını bile göze almış durumdalar. İşin garip tarafı iki taraf da buna kendilerini mecbur hissediyor. Üsluplar giderek daha da sertleşiyor, ses tonu yükseliyor. Karşılıklı meydan okumanın adı seçim kampanyası olarak takdim edilir oldu. Bu durum belki taraftarlarını havaya sokuyor, benim partim senim partini döver anlayışı sonucu bu laf yarışından memnun oluyor olabilirler ama, toplumun önemli bir kesimi de sıkça “Ne oluyor Bu işin son nereye varacak Ülke bir karmaşaya, ayrışmaya mı itiliyor. Bunu niçin ve kimler adına yapıyorlar diye soruyor. Son birkaç gündür bazı okuyucularım benzer soruları yöneltiyorlar. Kimisi telefon numaramı gazeteden alarak ulaşıyor, kimileri de çeşitli vesilelerle karşılaştığımızda benzer soruları sıralıyor. Soruların ortak noktasını ülke adına duyulan endişe oluşturuyor. Özellikle de Cemaat ile Başbakan Erdoğan ve taraftarları arasındaki söylem sertleşmesi konusunda taraf olunmaması gerektiğini, çünkü bu kavgadan ülkenin bir kazancı olmayacağını ısrarla vurgulayan okuyucularımın özellikle Pensilvanya-İktidar arasındaki kavgada iki tarafa da mesafeli durduklarını görüyorum. Israrla toplumun karşılıklı bir çıkar kavgasına ortak edilmeye çalışıldığını belirtiyorlar.
Bu husustaki düşüncemi sıkça dile getirmeye çalıştım. Kavgada taraf olmadığımızı, ancak siyasi iktidara yönelik siyaset dışı müdahale nereden ve kimden gelirse gelsin karşı olduğumuzu ifade ettim. Bugün de bu kanaatimde bir değişiklik yok. Hatta, miting meydanlarındaki konuşmaların ağırlık noktasını Pensilvanya’nın oluşturmasını da anlayabilmiş değilim. Karşılıklı ithamlar, her iki kesimin de kendisinin doğru olduğu yolundaki savunması bugüne kadar kimin haklı olduğunu ortaya koyacak bir gelişmeye yol açmadı. İki taraf da kendilerinin haklı olduğunu iddia ediyor. Başbakan ise her fırsatta komploculardan hesap sorulacağını söylüyor. Öyle anlaşılıyor ki gerçekten hesap sorulacaksa bu iş seçimlerin ardından gündeme gelecek. Hesap sorulmuş olsa dahi toplumda bu hususta ortak kanaat oluşturulabilir mi Hiç sanmıyorum. Zaten tartışan taraflar da işin aslını topluma göstermek niyetinde değiller. Zaten doğru ile yanlış birbirine karışmış durumda. Hani “At izi, it izine karşı” denir ya, öyle bir şey.
Elbette karşılıklı iddiaların havada uçuştuğu bir noktada kimin haklı kimin haksız olduğuna kimin karar vereceği önemli. İddialarını sahipleri ile iddiaya muhatap olanların farklı noktalarda durdukları, iki taraf da iddialarının doğruluğu ispat etmek için deliller bulmaya çalışacaktır. Hemen belirtelim ki, iddiaları ortaya atanlar ile iddialara muhatap olanlar haklı ile haksızı ayırt edecek kurumların devreye girmesine de pek istekli görünmüyorlar. Bir taraf ortaya atılan iddiaların bir komplodan ibaret olduğunu söyleyerek komplocuların(!) görev yerlerini değiştirirken, öbür tarafta hukuk dışı yollardan elde edilmiş bilgileri delil olarak piyasaya sürüyor. Böylece ortalığı tam bir sis bulutu kaplıyor. Bu sis bulutu içinde göz gözü görmüyor. İşte tam bu ortamdan seçimler yaklaşıyor. Millet kime ve neye bakarak karar verecek belli değil. Bana göre işin çok daha önemli yönü bu karşılıklı atışma içinde Saadet Partisi’nin ülke sorunlarına yönelik önerileri ve söyledikleri de arada kayboluyor. Sanki hedef bu… Ülke için çözümler üretenlerin sesi toplum tarafından duyulmasın, toplum sürekli gerginleşen ortamda tedirgin olsun, böylece meydan ülkemizi karıştırmak isteyenlere kalsın isteniyormuş görüntüsü ortaya çıkıyor… Sonuçta ülke bir iç çatışmaya gider, ülkemiz üzerinde hesapları olan dış güçlerin ekmeğine yağ sürülürmüş umurlarında olmuyor. Bunun adı da siyaset ve demokratik mücadele öyle mi Evlatlarını kaybeden babaların sergilediği sağduyulu tavrı siyasilerin sergileyemiyor olması acı değil mi