Toplumsal dayanışma

Abone Ol

Altı Şubat tarihinde on bir ilimizde meydana gelen depremin yıkıcılığı ülkemizin bütününü ortaya çıkan acıda birleştirdi. Bu acı sadece yardıma muhtaç duruma düşmüş olana gösterilen veya gösterilmesi gereken salt duygusal bir güdü şeklinde olmadı. O duygusal güdüyü de içeren derin ve yoğun bir harekete dönüştü. Bunu, kendini onun ya da başkasının yerine koyma, onunla özdeşleşme davranışı olarak adlandırmak mümkündür. Bir başka anlatımla, bedenimizin bir bölgesine yapılan ve acı doğuran müdahale karşısında, bütün bedenimizin kendiliğinden tepki vermesi gibi de düşünebiliriz. Kendini onun yerine koyma, onun acısına sadece ortak olma değil, onu üstlenme, tepkisini de ona uygun biçimde gösterme, bir toplumun kendine özgü varlığını, o varlığın sağlıklılığını gösterir. Ahlâk biliminde ya da felsefesinde bu tür istek, niyet, düşünce, karar ve davranış “özgecilik” (diğerkâmlık) olarak adlandırılmaktadır. Özgeci kişiliğin, erdemli kişiliği oluşturmada belirleyici ve önemli bir yeri olduğu özenle vurgulanagelmiştir.

Gerçekten, depremin neden olduğu yıkımların, kayıpların, zararların, yoksunlukların, verilen haber ve bilgiler ölçeğinde, tasavvur edilebileceklerin ötesinde büyük olduğu görülebilmektedir. Çeşitli vesilelerle geçmiş yıllarda ziyaret edip gördüğüm Hatay, Adıyaman ve geçen yıl Sezai Karakoç’u anma nedeniyle şöyle bir gördüğüm Diyarbakır’da depremin neden olduğu yıkımları adeta oralarda yaşıyormuşum gibi hissettim. Memleketim olan Kahramanmaraş’a dair derin ve yoğun bir duygu karmaşası, üzüntü ve hüzün yaşamış olmam doğaldır.

Bütün bunların ötesinde insanların çaresizliklerini, yoksunluklarını, acılarını, hüzünlerini, içinde bulundukları durumu ifade etmede yetersiz kaldıklarını, kendi çaresizliğimiz, acılarımız, hüzünlerimiz, ifade edemeyişimiz olarak duyduk, gördük, anladık ve yaşadık adeta. Hâlâ da devam ediyor, öyle.

Akrabaların yanında, ancak haber alabildiğim bazı dostların kaybından derin bir acı ve hüzün oturdu yüreğime. Yılmaz Ercan ve hanımı, Murat Bayazıt ve yakınları, İnşaat Mühendisi Hakkı Debgici, oğlu ve torunu, İmam-Hatip orta kısmında sınıf ve sıra arkadaşım olan Dr. Mehmet Erbilir, Ali Seyithanoğlu, artık rahmetle anılacak dostlardır.

Bu tür doğal afetlerin meydana gelmesi üzerine, birtakım nedenleri gerekçe göstererek yapılan eleştiriler, hatta yergiler ve değerlendirme ve yorumlar elbette yapılabilir. Fakat bunlara, mahiyetlerini bilgi ve bilimin verilerini hiç hesaba katmadan açıklamaya, yorumlamaya ve değerlendirmeye çalışmak, boş bir çabadan öteye anlam taşımadığını artık öngörmeliyiz. Hayatın, olayların, felaketlerin, dünyanın muhasebesini ve murakabesini, özeleştirisini yapmak, iman ve bilincin bir yansıması ve gereği olarak anlaşılmalıdır. Bir öfkenin, öç almanın, kendini tatmin etmenin bir aracı, aleti olarak görülmemelidir. Bir insanı sevmek özel şartları gerektirir, ama insana saygı, insan olmanın şartı, gereği ve ahlaki bir ödev, bir erdemdir. “Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü.”

İnsanlarımızın, toplumumuzun ortaya koyduğu dayanışmayı, özgeciliği, acıyı paylaşma fedakârlığını, özgeciliğini, gönül yüceliğini, alçakgönüllülüğünü görmek, anlamak, kavramak ve düşünmek, hakbilirliğin de bir gereği, bir lazimesidir.

Ne var ki, yönetim ve yönetici konumunda rol üstlenmiş olanların yetersizlikleri, anlayış ve kavrayış noksanlıkları, öngörüsüz ve duyarsız davranış ve kararları, ibretlik örnek olarak adlandırılabilir ancak. Sezai Karakoç’un bir şiirinin başlığını ödünç alarak “ötesini söylemiyeceğim” şeklinde ifade edilebilir. Birkaç yazıda “Devlet” ve “İktidar” olguları üzerinde irdelemelerde bulunulmuştu ve “Devlet”in, “İktidar” tarafından boğulduğu sürecinin yaşanılmasıyla ortaya çıkan görüntünün nasıl bir yıkıma yol açtığı, sanırım daha görünür hale gelmiştir. Artık “İktidar kâbusu”nun ortadan kaldırılması bir zorunluluğa dönüşmüş görünmektedir.

Depremden hayatını kaybetmiş olanlara rahmet, yaralı olanlara acil şifalar, sağ kalanlara sabır, tahammül ve Allah’tan nusret dilememiz gerekiyor. Bir de “beterin beterinden korunmak.”