Toplumsal çöküş

Abone Ol

12 Eylül darbesinin Türkiye’ye yaptığı sosyolojik en büyük kötülük, “düşünmeyen, analiz etmeyen, sorgulamayan, hazırlop fikirleri olduğu gibi kabul eden, tepeden dikte edilenleri hiç düşünmeden sineye çeken” tipolojideki insan kitleleri üretmekti. Siyasetin militarist iradenin baskısı altında olduğu o dönemde Türkiye’nin ekonomisi 50 yıl geriye götürüldü. Medyanın da militarist iradenin yaptığı her şeye “şak şak” çekme mecburiyeti dolayısıyla, kamuoyunun doğru dürüst, hakkaniyetli haber alma hürriyeti yıllarca rafa kaldırıldı. 1990’lı yıllardan itibaren hayatımıza bodoslama giren televizyon kültürü ise 12 Eylül’den miras kalan insan prototiplerini bir yaprak gibi bambaşka bir yöne savurdu. Birbiri ardına yayına giren televizyonlar, değerlerimizi altüst eden, ahlakımızı ortadan kaldırmaya ant içmiş, tuzu kuru ailelerin arızalı ilişkilerini ele alan senaryolarla topluma bambaşka bir kimlik biçmeye çalıştı. Kimliğini, oturup kalkmasını, hayatını, kılık kıyafetini bile ekranlardan kendisine sunulan sanal gerçeklikler üzerinden biçimleyen insanlarımız, bu ahlak erozyonu bataklığı içinde savrulup gittiler. Kötülüklerin sıradanlaştırıldığı, iffetin değil şehvetin başrole konulduğu diziler ve programlar, bizi biz yapan değerlerimizi sinemizden çekip aldı… Maalesef, her akşam saatlerce ekran başından afyonlanarak, hiçbir değeri olmayan zombilere dönüştürüldük.

Ahlak iklimimizin bombalandığı, mahremiyetin hiçe sayıldığı, özümüze dair her şeyin yok edildiği bu furyaya, her ekran başka bir senaryo ile dahil oldu. Artık televizyonların kendilerine biçtiği tek şey, reyting getirmekti. Televizyonların program koordinatörleri, reyting getirecek damarı bulup ekrana getirmek noktasında birbiriyle yarışıyor, bu furya ahlak iklimimizi ortadan kaldıracak nitelikte bir kısırdöngüye dönüşüyordu.

Bu kısırdöngüyü kıracak ve toplumun dinamiklerini yerli yerine koyacak bir şeyler yapmak gerekiyor. Ama nasıl?

Bunu yapacak olanlar öncelikle iktidar makamında bulunanlar. Öncelikle radyo ve televizyonların yayınlarını denetleyen RTÜK’ün sembolik bir makam olmaktan çıkarılması ve daha aktif, daha dinamik ve etkin bir kurum olarak ekranlara çekidüzen vermesinin önü açılmalı.

Geçtiğimiz dönemde mantar gibi birbiri ardına ekranlarımızı kaplayan evlilik programları nasıl tek kalemde bitirildiyse, toplumun ahlak yapısını yok eden, insanımızı özünden ulaştıran yayınlar ve dizilere de sadece ceza verilmekle kalmamalı, tamamen yayından kaldırılabilmeli.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde bir programda, “Nikâh dışı evlilik bizim değerlerimizde yok. Evlilik dışı hayat medya aracılığıyla özendirilmeye çalışılıyor. Bu büyük tehlikeye hep birlikte karşı koymalıyız” şeklinde bir konuşma yapmıştı.

İşin tuhafı Erdoğan, bu konuşmayı yaptığı günlerde kocasından boşandığı halde tekrar barışıp birlikte yaşamaya devam eden bir popçuyu –eski kocası da yanındaydı- Dolmabahçe Sarayı’nda ağırlayarak yaman bir çelişkiye imza atmıştı.

Toplumları bitiren, yok eden, tarih sahnesinden silen şey, ahlakın yok olmasıdır. Zira, ahlak bir toplumun çimentosudur. İki cihan serveri Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurmaktadır.

Bu kirlilik ortamının ortadan kaldırılması için “Önce ahlak ve maneviyat” sloganını ilke edinen Milli Görüş’ün ne kadar hakkaniyetli bir duruş sergilediğini, bu milletin topyekûn bir manevi dirilişe ihtiyacı bulunduğunu yüksek sesle söylememiz gerekiyor.