Toplumsal algı, hakikatin ölçüsü değildir

Abone Ol

“Bahane üretmek” ile ilgili yazımızda; insan aklının iyi-kötü, güzel-çirkin, hak-batıl, adalet-zulüm ve faydalı-zararlı ayrımlarını yapabileceğinden; fakat şahsi eğilimler, eğitim, aile ve çevre gibi bazı etkenlerin aklın çalışmasını etkileyeceğinden bahsetmiştik. Bu yazımızda söz konusu olumsuz etkilerden birisi olan ve son zamanlarda oluşturulan/oluşturulmaya çalışılan, gerçeklerin görülmesine engel olan ve “rüzgar”, “mahalle baskısı”, “toplum psikolojisi”, “sosyal veya toplumsal algı” veya “sansasyon” gibi değişik adlarla anılan “kaynağı belirsiz olan ama etkisi geniş çaplı olan” veya “akıllı insanların kendilerinden daha düşük seviyedeki insanlar tarafından ortaya atılan görüş ve tartışmalara kapılıp gitmesi” olarak tarif edebileceğimiz mesele hakkında birkaç söz söylemeyi arzu ediyoruz.

Nuh (AS); kendi döneminin insanlarınca ailesine, eşine ve oğluna söz geçiremeyen biri olarak gösterilmek yani itibarsızlaştırılmak istenmiştir. Oysa o, davasını ailesinden üstün tutmuş ve ailesine rağmen hak bildikleri uğruna mücadele etmiştir.

Şuayb (AS); toplumda huzursuzluk çıkarmak ve ekonomik sistemi bozmakla itham edilmiştir. Oysa Hz. Şuayb’ın amacı insanları, ticarette dürüst olmaya davet etmekti.

Lut (AS), toplumun değerlerini benimsememekle itham edilmiştir. Oysa onun amacı, toplumu madden ve manen felakete sürükleyen ahlaksızlıklarla mücadele etmekti.

Musa (AS); Firavun’un zulmünde kurtarıp Sina’ya kaçırdığı İsrailoğulları tarafından, yurtlarını kaybetmelerinin ve devletle aralarının bozulmasının faili olarak görülmüştür. Oysa Hz. Musa’nın amacı, insanlara inançlarını insanca yaşayabilecekleri bir hayat sunmaktı.

Şuayb ve Yakup (AS) da itibarsızlaştırılmak istenmiş ve cehaletle ya da bunamakla itham edilmişlerdir. Bunun sebebi ise bu peygamberlerin, insanların ufuklarının erişemeyeceği hakikatleri dile getirmeleridir.

Yunus (AS) de dönemindeki insanlardan bir teki tarafından bile anlaşılmamış ve bu yüzden kavmine küsmüş bir peygamberdir.

Hz. Zekeriya (AS); kendi kavmi tarafından, Hz. Meryem (AS) ile zina ettiği iftirasıyla şehit edilmiştir.

Hz. İsa (AS); Yahudiler tarafından, kudretli Roma imparatorluğuna karşı masum halkı kışkırtmak ve onların zulüm görmesine sebep olmakla itham edilmiştir.

Efendimiz Muhammed (SAV); mahalledeki üç beş genci etrafında toplayarak huzursuzluk çıkarmaya ve kendini ispat etmeye çalışan, makam ve mevki elde etmeyi amaçlayan biri olarak lanse edilmeye çalışılmıştır.

Yani anlaşılamamanın ya da yanlış anlaşılmanın veyahut da itham edilmenin tarihi, insanlık tarihiyle yaşıttır. İblis’e göre de şeytan olmasının tek sebebi Hz. Adem’dir (AS). Yine Kabil’e göre kendisi aslında Habil’i öldürmeyi istememiş fakat Habil öldürülmeyi hak etmiştir.

Özetle;

Hakikatin ölçüsü, çevremizdeki insanlar ya da hocalarımız veya metbularımız değil hakikatin kendisi ve hakikatin sahibidir. Hakikatin ölçüsünü başka yerlerde arayanların varacak oldukları bir menzili ve hakikatleri olmadığı gibi şahsiyetleri de yoktur.

Mühim olan, insanları değil kalbimizi ve o kalbin sahibini razı etmektir. Herkesi memnun etmek isteyen, kimseyi memnun edemediği gibi kendisini de Hakk’ı da memnun edemez. Ayrıca herkesi memnun etme hayalinin yegâne sonu, hayal kırıklığıdır.

Hakikat ehlinin kaderi yalnızlıktır ve dava ispat ister. Bu yüzden “davası olan belalara hazır olsun” buyuruyor Fahri Kainat Efendimiz Sallellâhu Aleyhi ve Sellem.

Kaynağı ne olursa olsun, bu algıların peşinden koşmanın hiçbir bahanesi yoktur. Cehalet, mazeret gibi kabul edilse de aslında vebaldir ve sadece sorumluluklarımızı arttırmaktadır. Zira hata eden mesuldür fakat hatayı bilmediği için işleyenin, özrü kabahatinden büyüktür.

Akıbet salih kullarındır. Yani Mevla, salih kulları dünyada iken temize çıkardığı gibi ahirette de zaten nihai adalet tecelli edecektir. Salih kulun sahibi de savunucusu da intikamını alacak olan da Yüce Mevla’dır. Mevla, Yusuf ve Meryem (AS)’nin adlarını temize çıkarmıştır. Habil’in de adı temizdir ve bütün katillerin vebali de Kabil’edir.

İnsanlık tarihinde hainler, zalimler ve müfteriler; kendi ettikleri kendi başlarına gelmeden, canları bedenlerinden ayrılmış değillerdir.

Atalarımız; “Öfke eken zarar biçer.”, “Keskin sirke küpüne zarardır.” ve “Kılıçla yaşayan kılıçla ölür.” diyor.

Bir Hatırlatma: Tenkit tebliğ değildir. Lakin tebliğ; uyarma ve müjdeleme olmak üzere iki türlüdür. Bizden söylemesi...