Bahar aylarının başladığı şu günlerde güneşli günler beklerken tam tersine, İstanbul’da öyle rüzgâr esti ki adeta binaları salladı. Ya da binalar o kadar çok ki rüzgârı beşik gibi salladı durdu. Aslına bakılırsa modern hayatta rüzgârın bile yeri yok. Bir kere rüzgâr gideceği yeri bulamıyor. Nereye gideceğini şaşırmış bir şekilde oraya buraya seğirtiyor. Rüzgâr gideceği yeri bulamayınca rastgele esiyor. Rastgele şehirleşme gibi rastgele rüzgâr. Bu durum günümüz insanına ne kadar da benziyor. Günümüz sosyal hayatı, esen rüzgâra kendini kaptırmış insanların demir gibi yalnızlığıyla savruluşundan ibaret desek abartmış olmayız. İstikametini bulamamış, bulduysa da netleştirememiş insanların oradan araya savruluşu bazen komik olsa da aslında çoğunca hazin bir durumdur. Örneğin politika rüzgârına kendini kaptırmış insanların inandığı bütün değerleri bir partiye ya da bir insana ikame etmiş olması doğrusu şaşırtıcıdır. Bu durumu öyle abartanlar var ki kişisel çıkarları gereği inandığı lidere ya da partiye inanmayanı neredeyse ülkeden kovacakmış gibi bir tavır sergiliyor. Oysa rüzgâr bir müddet eser ve sonra kesilir, ortalık sütliman olduğunda bütün değerlerini yüklediği esinti bütün değerlerini almış gitmiş olduğundan kendi trajedisine kahkaha atmaya bile yüzü olmayacaktır. Çünkü rüzgâr hayatımızda var olan etkili bir kahkahadır. Biz gülmediğimizde gülecek biri mutlaka çıkacaktır. Modern hayat rüzgârı, hayatımıza esen komedidir. Maddeten zenginleşen insanımız inandığı değerleri öyle küçümser duruma geliyor ki gülmemiz kaçınılmaz oluyor.
Rüzgâr ve kahkaha… İkisi de gözle görülmeyen ama hayatımızda etkili olan birer varlık. Rüzgâr gözle görülmez ama kahkaha görülebilir diyeceklere sesin gözle görülmeyeceğini hatırlatalım öncelikle. Varlık oluşları ise, gözle görülmez oldukları halde hayatımıza etkili oluşlarından kaynaklanıyor. Hayatımızda gözle göremediğimiz ama etkisini daima duyduğumuz varlıklar bizi gizlice yönlendirirler. Geçici rüzgâra kapılmadan esaslı bir rüzgâr edinmemiz geçici rüzgârla edinilen komikliklere kahkaha atmamıza vesile olabilir. İçimizde esen rüzgârı fırtınaya çevirip daha içlere doğru tuttuğumuzda inandığımız değerlerin kopmaz bütünlüğe ulaştığını göreceğiz. Fırtınaya çevirdiğimiz bütünlük bizi geçici rüzgâr etkisine karşı baharda açan bir erik ağacı çiçeği gibi neşelendirecek ve o neşeyle etrafımıza bakarken etrafta esen geçici rüzgâra kapılanlara rahatça güleceğiz. Geçici rüzgâra kendini kaptıranların komik ciddiyeti etrafımızdaki asli değeri bir miktar aşındırıyor havası uyandırsa da sonunda aşınan kendi insanlıkları olduğunu er ya da geç göreceklerdir. Tabi görme derken eğer geçici rüzgârın etkisine kendini fazla kaptıranların gözkapakları açılmaz duruma gelmemişse. Çünkü rüzgâr gözkapaklarını yorar. Baktığı halde görmeyenlerin gözkapakları geçici rüzgârla aşırı farlandığı için dünyayı renkli görürler ama bütün renklerin solup karanlık bastığında edinemedikleri aydınlığı arasalar da artık bulamayacaklardır. Çünkü aydınlık, kalplerinde yer bulamadığı için çoktan karanlığa gömülmüştür. Kalplerdeki aydınlık eksildikçe hayattaki karanlık artar.
Toplu rüzgâr konağıdır hayat öte yandan. Duvarlarında unutulmuş anılar durur. Çatısında eskimemiş gülümsemeler gezinir. Bazen rüzgâr öyle şiddetli eser ki bütün korkularımız ayağa kalkar. Cuuuvvvv diye duyduğumuz ses korkularımızın koridorlarında amansızca dolaşmaya başlar. İşte o zaman içimize tuttuğunuz fırtınanın oluşturduğu sonsuz dağların rüzgâra geçit vermediğini göreceğiz. Bizi hangi rüzgâr attıysa o dağlar tutacaktır. Rüzgâr, sonsuz dağlarımızdan sonsuz baharlar edinerek belki de, “Seher yeli sevdiğimden bir haber / Seher yeli sultanımdan bir haber” türküsündeki yâr kokusunu duymamızı sağlayacaktır. Çünkü her bahar rengi gönülde, yâr kokusu özlemiyle tan vaktinden izler vardır. Tan vakti rengi sonsuz rüzgârın bu dünyadaki güzellik etkisidir.
Hayat, rüzgâra kapılmadan rüzgâr gibi geçiyor…