YENİ bir seçime girerken yetmişli yılları anımsıyorum. Çok kesif bir siyasi görüş, toplumsal katmanları etkilerdi. Polemikler, kavgalar, küskünlükler, cinayetler 1980 ihtilalinde düğümlendi. Osmanlı münevverlerinden kalan edep mirası yetmişli yıllarda iyice tüketilmişti.
Siyaset arenası daha köylüleşmiş, İslamköy’den çıkan köyünün şivesini bırakmamış Demirel revaç bulmuştu. “Nurettin Topçu, hayatı boyunca siyasete karşı mesafeli durmuş, savunduğu değerlerin, siyasetin çürütücü dünyasından uzak durmasını arzu etmiştir. Nitekim öğrencilerine telkin ettiği ve adeta vasiyeti olarak bıraktığı prensip “en az elli sene siyasete girmeyin”yolundadır. Buna rağmen Topçu, Konya’dan aday olduğu seçimleri kaybetmiştir. Bunu bir yenilgi olarak değil, bilakis memnuniyetle karşılamıştır… Belki de entelektüel hayatı sönüp gidecekti. 1965 seçimleri nihayetlendikten sonra Topçu, seçim sonuçlarının milliyetçiler arasında konuşulduğu, tartışıldığı bir meclisde suskundur. Söz dönüp dolaşıp T.İ.P.’e geldiğinde Nurettin Topçu, bu partiden kimlerin Meclis’e girdiğini sorar. Partinin başkanı olarak Ali Aybar’ın adı telaffuz edilir edilmez, kayıtsızlığını bir tarafa bırakarak heyecanla, “hele şükür, Meclis’e bir adam oğlu adam da girmiş, der”.*
Yetmişli yıllar Aybar’ın siyasi kariyerini de silip süpürecektir. Onun yerine medya Bülent Ecevit’i parlatmaktadır. Nurettin Topçu ve Mehmet Ali Aybar; ikisinin de aile kökleri, Osmanlı seçkinlerine dayanmakta, batı eğitimi almışlar, dahası özel hayatlarında ikisi de beyefendidir. Topçu’nun milliyetçiliği; ırkçılık ve Turancılığa değil, İstiklal Savaşının coşkusu ile zarif bir Anadoluculuğa yönelecektir.
Mehmet Ali Aybar’da, İstiklal Savaşı’nı; sosyalist anlayışının çıkış noktası olarak gösterir. Bağımsızlık düşüncesini, milliyetçiler “kültürel”, sosyalistler ise “ekonomik” eksende algılasa da, iki seçkin için bu algılar adeta ortak alanlardı.
M.A. Aybar: ”…her şey insan içindir sosyalizmde. Geri kalmışlıktan kurtulmak, hızla kalkınmak, tam bağımsızlık, sömürüye son vermek, aslında insanın bir aracı olarak kullanılmaktan kurtulup insanlığına kavuşması içindir. Evet, sosyalizm insan içindir, insan sosyalizm için değil… Eğer dolandırıcılık edersek, namussuzluk edersek, tutalım ki, sosyalizmi kurmak gayesiyle yapıyoruz bunu, o sosyalizm de bir derece namussuz bir sosyalizm olur.”
Aybar, şiddetin her türlüsüne karşı idi. Tan olayını kınamak için 1945’de yazdığı bir yazıda: ”…teneffüs ettiğiniz ilim havası size esasen hoşgörüyü ve fikir hürriyetini aşılamıştır. Bu böyle iken üniversite gençliğinin bir memleket davasında bizzat kuvvet kullanmak yolunu tercih etmiş bulunması işte beni asıl bu üzdü. Hatırlamalıydınız ki, ta on üçüncü asırda dünya taassup zindanına gömülü bulunduğu bir çağda, Mevlana’yı yetiştiren bir milletin evlatlarısınız… Koca Mevlana’nın bundan yedi asır önce gösterdiği hoşgörünün milyonda birini gösterecek, bir memleket davasında yalnız heyecanınızı ifade ve adaleti tahrik edecek kadar nefs hâkimiyeti ve olgunluk göstermeliydiniz… Hoşgörülü ve ağır başlı olunuz. Karşıtlarınızı fikir düellolarında yeniniz…”
Topçu için de nezaket başat unsurdur, insan; eşref-i mahlûkattır: ”Ahlakiliğin ilk şartı, temeli insanın her şeyden ve dünyalardan değerli, hürmete layık olduğunu kabul etmektir. İnsan insanlık düşmanı olmadıkça bu değerini kabul eder. İnsana dokunulmaz, hürriyetlerine el sürülmez… İnsana tahakküm edilmez, insan istismar edilmez; insana emredilmez, insan çekiştirilmez, insana küçümsemeyle yaklaşılmaz, insan takip edilmez. Bunların hepsi zulümdür, haksızlıktır, ahlaksızlıktır”. İki binli yılların siyasetine ise sadece şaşarak bakmaktayız.
*Süleyman Seyfi Öğün, “Modernleşme, Milliyetçilik ve Türkiye”, Bağlam yay. İst.1995, s.217-242.