Tomahawk’lar hayatı vurduğunda…

Abone Ol

Kaç bin ton yalan.

Kaç bin karnı deşilmiş bebek.

Dünyanın şu ana dek üretilen tahrip gücü en yüksek füzeleri vurduğunda hayatı.

Sundurması, verandası, direği, penceresi, gelin odası, çeyiz sandığı havaya uçurulduğunda evin.

Kaç milyon ton acı, hüzün, ayrılık, ölüm, sakat kalış.

Eli kınalı kadının, kocasından hatıra kalan parmağındaki teneke yüzüğü havaya uçuran Tomahawk’ın sildiği anılar.

Mutfağında tezgâhının bile olmayıp da yerde dizleri kırılarak yıkadığı bulaşık tasını, sayısı sınırlı tabağını, daima kapağında yemeğini yediği tenceresini darmadağın ettiğinde.

Bulutların özenle sakladığı şiirleri, martıları, ceviz ağacını, uğultulu tepelerin rüzgârını katlettiğinde.

Kapağı kırık komodinde annesinden kalan takımından sayısı eksilmiş kristal bardakları tuzla buz ettiğinde.

Nenesinden kalan gümüş tepsiyi, dedesinin Hicaz’dan getirdiği zemzem takımını, ipek bohçayı.

Çatalını kaşığını bıçağını parçalayıp fırlattığı, o toz duman içinde kolu nerde; bardağı, çaydanlığı, ayağı nerde, teneke yüzüğü takılı parmağı nerde, bu bir rüya olmalıdır.

Kilerdeki un çuvalını, ağıldaki hayvanının saman balyasını, kavanozdaki son reçeli, tarhanayı, pirinci, bulguru, çorbalıkları, sabunları, deterjanları, soğan, patates, turşu bidonunu, hastalığının ilaçlarını parçalayıp attığında.

Duvardaki aynayı, çocuklarının fotoğraflarını, yastıkları, yorganları, dantel işlemeli yatakları.

Sobasını, odunlarını, yakacağını, dikeceği fidanı, domates fidesini, tarlasındaki buğday tohumunu, hayatı tepelediğinde.

Taşların tenini sıyırdığında, insanın etini, dişini, gözünü, kemiğini, damarını, iç organlarını darmadağın ettiğinde.

“Ba-ğır-sak bay-ım”.

Lavabo açıcısı pompa kadar kirli, klozet lağımı kadar pissiniz.

Son ses tellerini, gözyaşlarını, burnun direğini, kalbin son kılcalını da vurduğunda o jetler.

Hasta yatan kocasını son çırpınışları ile battaniyeye sarıp da bombalardan kaçırmanın telaşındaki kadının adımını attığında, ayaklarını parçaladığınızda.

İnsanlığı, leylekleri, bulutları, dut ağaçlarını, köyün anne köpeğinin bütün yavrularını öldürürken.

Minarenin şerefesine yaptığı yuvasını bozarken kuşun.

Medresenin, mihrabın, mukarnasın firuze işli çinisini, kalem işini söküp atarken.

Taş taş üzerinde koymazken cenabet ayaklarınız.

Çeşmelerin, nehirlerin, nazlı akan derelerin suyunu kuruturken.

Dağları barutlarla paramparça ederken, yamacın son kardeleninin, baharın son çiğdeminin kökünü kuruturken.

Büyükanne lale, vasiyet bile edememiştir torunlarına, boynunu büküp düştüğünde; “soğanların son damarları bile zedelendi, gayrı dünya üzerinde neslimiz tükendi”.

Yaklaşan Ramazanın coşkusunu ateş saçan silgilerle silerken.

Üstübeçlerle kapatırken sofraların şen seslerini.

Pis savaşların önüne katıp götürdüğünü klavyesine eğilip yazmaya çalışırken yaşlı bir kadın, uyuşan kolları kalbine vuran sancı.

Bahçenin al gülüne gözü kaydığında.

Kulaklarında komşularının, füzelerin komuta merkezine dokunan eller kadar kirli bir ses;

“Gitsin artık Suriyeliler”.