Kente atfedilen birçok özellik giderek insan yaşantısını karmaşık hale getiriyor. Kent ve/ya Şehir bugün insanların hayatlarını daha karmaşık hale getirirken, insanlar daha çok hayatlarından şikâyetçi oluyor. Göğü delen binaların arasında giderek silikleşen insan için tevâzu ne kadar iğreti bir durum ise şehirler adına da bu tevâzudan bahsetmek oldukça güç. Her tarafından kibir akan, sürekli bir rekabeti ve üstünlüğü öncelemenin ötesinde, sürekli bir koşuşturmayı elzem gören bugünün şehir yaşantısı, aslında en çok da şikâyetçilerinin ürünü olarak duruyor. Ne vakit eskiye özlemle şöyle nerde o eski şunlar, bunlar diye başlayanları duysanız hemen onların bu nostaljilerinin altından aç gözlülükleri, hırsları ve menfaatperestlikleri yüzeye çıkar. İşte bu durumda bu samimiyetsizliklerini hemen yüzlerine çalmak gerekir.
Müteahhitlerin ne zaman semtlerine uğrayacağını dört gözle bekleyen bu tiplerin pervasızlığını hep hatırda tutmakta fayda var. Giden ne kadar özlediğimiz değer varsa onları kimse elimizden söküp almadı. Bilakis biz hepsini birer birer feda ettik, hırsımıza kurban ettik. Bugün “kahraman bakkal”, “mahalle” vb güzellemeler yapmak ve sadece kapitalizmin mabetlerini şehirlere bir bir yerleştirilmesine gider yapmak tam bir şark kurnazlığıdır. Unutmamak gerekir ki; değişmiş, dönüşmüş olan öncesini içinde barındırır. Bu bakımdan aslında dönüşümler sadece semtlerde, muhitlerde, binalarda değil büyük ölçüde hanelerde olmaktadır. Neyi yaşamayı istiyorsak, neyin açlığını duyuyorsak onun ardına düşüyoruz. Öyle bir doyumsuzluk ki bu zaman içinde benliğimize yer kalmıyor. Eylemlerimize hangi değerler yön veriyorsa, yaşantımızı ve yaşadığımız mekânları onlar biçimlendiriyor. Bugün büyük küçük hangi yerleşim yerine bakarsak bakalım kendi ile kavgalı, tutarsız sürekli çatışan yerlere şahit oluruz. Bu karmaşanın içinde mütevazi olan ihmal edilip, hakir görülürken güçlü olanın despotluğu alkışlanarak, bizi dönüştürmesine müsaade ediliyor.
Tevâzu, insanın kendi benliğini yerli yerine koymasıdır. Bu benlik bilinci şehir/kent için de geçerlidir. Ondan dolayı bugün tevazudan bahsedemeyiz. Çünkü bugünkü kent/şehir yaşantısında öne çıkan temel değerler nelerdir diye baktığımızda, karşımıza çıkan değer denen şeyler ile tevâzunun bir arada olamayacağını fark ederiz. Bugün bu yerleşim yerlerinde yaşayan insanların dünyasında muteber olan şeyler nedir? Kurnazlık, hırs, iş bilirlik, çabukluk, açgözlülük, ilkesizlik, gaddarlık, bencilliği her birimiz ilk evvel sayarız. Peki, bugün başarının anahtarı nedir? Elbette azim ve gayret değil; tabi ki kuralsızlık ve menfaatperestliktir. Mesele ihtiyaç mı, açlık mı? Hayır. Kazanmak için her şeyini feda edecek, kendini bile bu uğurda meta haline getirecek ruhsuzluk ve şuursuzluktur. Üstelik bütün bunları bir zorlamaya, baskıya maruz kalmadan hiçbir tehdit altında olmadan gönüllü yapabilecek halde olmaktır.
Bu salt bize ait bir şey değil bugünün dünyasının doğal bir özelliği gibi. Şayet uzak yakın bakınca bu husustan muzdarip olan insanların temel buluşma noktaları aynıdır. İşte bütün bunları alt alta dökünce Octavio Paz’ın dizesinde geçen, “Kent, kırık sözcüklerden bir öbek”tir, ifadesi hayatın da kırık dökük yanlarına, insanların parçalanmış hep bir yarım kalmışlıklarına ışık tutar. Bu yarım kalmışlığın içerisinde yukarıda saydığımız bugünkü kent/şehir yaşantısını ihata eden değerleri neleri kaybederek kazandık, kurduk. İşte yaşantımızdan, mekânlarımızdan kovduğumuz niteliklerden birkaçı; kibarlık, cömertlik, açık kalplilik, dürüstlük, anlayışlı olmak, merhamet, vefa ve duygudaşlık gibi. Bu nitelikleri çoğaltabiliriz. Nihayetinde halen bu değerlere, niteliklere sahip iseniz bugünkü sosyal düzenin başarısızları arasında kendinize yer bulabilirsiniz. Eğer bugünkü düzende bunları ikame etmeye çalışmak istiyorsanız başarısızlığınızın peşinen kabulü bir yana, bir çeşit Don Kişot’luk yapıyorsunuzdur. Yani toplum nazarında delisinizdir. Oysa delilik güzeldir.
Bir şehir hangi kavramlarla kendi kültürünü oluşturuyorsa, o şehri var eden bütün değerler fertlerinde dolayısı ile toplumda da hayat bulur. Zaten toplumsal işleyişi, ticareti, zanaatı, kısacası şehrin ruhunu oluşturan bütün o temel kavramları var eden birikimi geliştirip, dönüştürmek ya da hunharca heba edip tüketmek arasında bir yerde yaşıyor gibi yapmak. Bugün şehirlere sıfatlar kazandıran özellikleri ya da şehirlerin ürettiği güzellikleri nerede bulacağız? Bugün belki de kültürel erozyonu en çok şehirlerin benliklerinde görüyoruz. Bir yere ait olma duygusu ya da bir yerden olma özelliği şablonlar haricinde neredeyse tükenmiş durumda. Kadim olanı kavi hale getirecek niyet ve eylem yoksunluğu ise çözülmenin en önemli noktasını oluşturuyor.
Yaşadığımız yerler bize ferdi olarak kemalât kazandıracak yapılardan yoksun ve bir kültürel kimlik kazandırmıyorsa ve güzellik sevgisinden yoksun bir yaşam biçimi her geçen gün sarıp sarmalıyorsa oturup iki kere düşünmekte fayda var. Bu noktaya nasıl geldik ve bu noktadan nasıl kurtuluruz diye dertlenmek yetmez ayrıca bu derdin dermanı için harekete geçmek gerekir. Çocukları için endişelenen aileler, gençleri için kara kara düşünen STK’lar, toplumsal yozlaşmadan muzdarip herkesin önce yaşadığı yeri neye çevirdiğine bakması gerekiyor. Tevâzuyu kentlerden kovup, yücelik iddiası ile görkem ve ihtişam ya da modern kibir kuleleri ile çevrelediğimiz hayatımız bize elbette nezaketle, şefkatle merhametle gelmeyecektir. Tevâzu gittikçe; ne kadar emek edersek edelim yetişemeyeceğimiz bir cimrilik, bereketsizlik dört bir yandan bizi cendereye alacaktır. Bu kadar yoksunluğu geride bırakmak için bir adım geri çekilip, tevâzuyu davet etmek gerekir. Tevâzu gelirse bolluk bereket ve refah da gelir. Elbette huzur, güven ve emniyette onları takip eder. Olmaz mı? Olur. Hoşça bakın zatınıza…