Terör ve barış

Abone Ol

Türkçe’deki karşılığı “şiddet” olsa da, “terör” kelimesi “suç” olarak tanımlandığı (gerçi tanımında ittifaka varıldığı söylenemez) için hukuki bir kavrama dönüşmüştür. Bir fiilin suç olarak tanımlanmasındaki “kanunilik” (tipiklik, tipitica) ve hukuka aykırılık ilkeleri gereği terör suçunu belirlemek mümkündür. Tabii “manevi unsur”un belirlenmesi de bu ilkeler muvacehesinde açıklığa kavuşturulmak durumundadır. Kuşkusuz terör fiilinin suçu oluşturup oluşturmadığı yine de, diğer suç tiplerinde olduğu gibi, pek kolay yoldan belirlenebilecek nitelikte değildir. Çünkü terörün her an değişebilme mahiyetinde olması başlıca güçlüğü oluşturmaktadır. Belki “şiddet” unsuru, hatta “yakın tehlike” niteliği, güçlüğü giderici gözükse bile, belirlenmesinde tek ölçüt olarak kullanılması pek bir uygunluk göstermeyebilir.

Bununla birlikte, genel ve soyut hukuki anlam bakımından terörün ayırt edici niteliğini hukuk düzeninin tecviz etmeyen ölçütünden çıkartmak kaçınılmazdır. Daha özet ifadesiyle hukukun asla onay vermediği ve veremeyeceği fiil olarak belirlemek yerinde olur. Dolayısıyla terörün amacı hukuki olan ile kaçınılmaz bir şekilde çatışma içinde olmak durumundadır. Ancak çatışma durumunda olma, terörün amacının ne kadar insani söylemlere büründürülse büründürülsün, meşruluk kazanmasına temel oluşturamaz. Çünkü nihayetinde terör fiili hâkimiyet iddiasına dayanmaktadır. Var olan, yerleşik olan ve mahiyeti nasıl olursa olsun yürürlükteki hukukun tecviz ettiği bir hâkimiyet ile çatışmaya girişmiştir. Nihai hedefi işte bu hâkimiyeti ortadan kaldırmak ya da kendi istemleri doğrultusunda kullanılır hale getirmektir. Terörün çatışmaya girdiği hâkimiyet belli bir gruba, topluluğa, zümreye veya toplumun bütününe yönelik ortaya çıkabileceği gibi, çoğunlukla örgütlenmiş siyasi bir yapıya, özellikle devlet dediğimiz siyasi ve sosyal teşkilatlanmaya karşıdır. Topluma, onun içindeki belli grup, topluluk veya zümreye karşı olan terörün saikleri farklılık gösterebilir. İdeolojik bir saikten hareket edebileceği gibi, dini bir hassasiyet ya da anlayıştan da kaynaklanabilir. Irk, kabile ve aşiret asabiyeti de terör tarzında cereyan edebilir. Bu durumlarda hakimiyet amacı mutlak değil, izafi ve nisbi nitelik gösterebilir.

Siyasi bir yapıya ya da devlete karşı hakimiyet iddiası taşıyan terörün amacı neredeyse mutlak hakimiyeti hedefler. Hukukun açık bir şekilde sorun olarak kavradığı da bu tür terördür. Hukukun asla tecviz etmediği ve farklı değerlendirmelere konu olma niteliği taşıyan terör de budur, denebilir. İrlanda’da IRA’nın terörü dini temel ve saikten kaynaklanan bir hareketti ve Protestan topluluğuna yönelikti. Britanya Krallığı’nın hakimiyetini ortadan kaldırmak ilk hedef değildi.

Sıkça örnek verilen İspanya’daki ETA terörü, tarihi nedenlerden kaynaklanan bölgesel nitelikteydi. Tarihi nedenlerin kökeninde hâkimiyet iddiasını destekleyen olgular bulunsa da, salt bir hâkimiyet amacını içerdiği kuşkuludur.

Türkiye’deki terör, tarihi ve toplumsal nedenlere dayanmayan, daha çok aşiret asabiyetini içeren, fakat bunu mevhum ve farazi karşıt unsurlara yükleyen ve muğlak bir hâkimiyet iddiasında ifade eden bir nitelik göstermektedir, denebilir. Devleti muhatap kılma, anlaşılabildiği kadarıyla, amacı şeklinde belirebilmektedir kimi zaman. Irk söylemi, hem karşıtının hem de hâkimiyetinin nesnesine dönüştürmek istediği topluma, aynı zamanda topluluğa yöneliktir. Her ne kadar bu söylemin gerçeklikte tekabül ettiği bir toplumsal yapı yoksa da, böyledir. Her türden kullanıma, istismara teşne olması da bundan kaynaklanıyor olabilir mi Mesela barış gibi.