“Terör defteri kapanacak” denilirken, Washington’un yeni Ortadoğu defteri mi açılıyor?

Abone Ol

Son günlerde gazete manşetlerine bakınca insanın kafası karışıyor.

Bir tarafta Sabah gazetesi, “Terör Defteri Kapanacak, Türkiye Nefes Alacak” manşetiyle süreci olumlu bir tablo olarak sunuyor.

Diğer tarafta Milli Gazete, önce “Baş Döndüren Trafik!” manşetiyle ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Irak ve Suriye’deki yoğun temaslarını gündeme taşıyor.

Ardından “Terörsüz Türkiye Sürecinde Yaz Mesaisi” başlığıyla, bu sürecin perde arkasında hızlanan diplomasi ve yasal hazırlıklara dikkat çekiyor.

Milli Gazete’nin haberlerinde Barzani, Talabani ve ABD’nin Suriye’de desteklediği, PKK’nın Suriye kolu olarak görülen SDG’nin lideri Mazlum Abdi ile yapılan görüşmeler öne çıkarılıyor.

Bir tarafta “terör bitecek” deniliyor.

Diğer tarafta Washington’un Irak ve Suriye hattında yürüttüğü diplomasi trafiği hız kazanıyor.

Bütün bunlar olurken Türkiye’de kamuoyuna “terörsüz Türkiye” süreci anlatılıyor.

Elbette bu ülkede yaşayan herkes terörün bitmesini ister.

Şehit haberlerinin sona ermesini ister.

Anaların gözyaşının dinmesini ister.

Buna kimsenin itirazı yoktur.

ABD gerçekten Türkiye’nin güvenliği için mi çalışıyor?

Yoksa kendi bölgesel planlarını mı adım adım hayata geçiriyor?

Çünkü bugün dikkat çeken nokta, “terörsüz Türkiye” söyleminin konuşulduğu bir dönemde ABD’nin bölgedeki diplomasi trafiğini olağanüstü şekilde artırmış olmasıdır.

Tom Barrack’ın Irak, Suriye ve bölgedeki farklı aktörlerle yürüttüğü yoğun temaslar ister istemez kamuoyunda soru işaretleri oluşturuyor.

Terör örgütü tasfiye edilirken yerine yeni bir siyasi yapı mı inşa ediliyor?

Türkiye’nin güvenliği mi güçlendiriliyor, yoksa sınırlarımızın hemen ötesinde yeni bir denklem mi kuruluyor?

Geçtiğimiz hafta Saadet Partisi İstanbul Milletvekili Birol Aydın, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde bu tartışmaların özünü yansıtan tarihi bir cümle kurmuştu:

“Kimse bize Washington’la birlikte yaptıkları tangoyu, yerli ve milli çiftetelli diye yutturmaya kalkmasın.”

Aslında bugün tartışılan mesele tam da budur.

Bu millet, bölgemizde “demokrasi”, “özgürlük”, “barış” ve “istikrar” adına atılan birçok adımın sonunda nasıl yeni krizler doğurduğunu çok iyi bilmektedir.

Bugün de benzer bir süreç yaşanıyorsa, buna karşı uyanık olmak herkesin görevidir.

Özellikle İran’ın son süreçte ABD ve İsrail karşısında beklenenden daha sert bir direnç göstermesi, bazı bölgesel hesapların da yeniden gözden geçirilmesine neden olmuştur.

Dört ayaklı bölgesel senaryolar konuşulurken İran ayağında yaşanan bu direnç, Washington’un planlarını zora sokmuş olabilir.

Tam da bu noktada Türkiye’nin nasıl bir konuma sürüklendiği dikkatle takip edilmelidir.

Trump’ın Türkiye ve Erdoğan hakkında kullandığı övgü dolu sözler de bu çerçevede soğukkanlı biçimde değerlendirilmelidir.

Çünkü büyük güçlerin sevgisi de, övgüsü de çoğu zaman karşılıksız değildir.

Bugün Türkiye, ABD’nin İran’la yeni bir hesaplaşmasında ya da bölgeyi yeniden dizayn etme girişiminde koçbaşı hâline getirilmeye çalışılıyorsa, buna karşı en net duruş ortaya konulmalıdır.

Türkiye, kendi tarihî aklıyla, kendi milletinin menfaatleriyle ve kendi bağımsız iradesiyle hareket etmek zorundadır.

Elbette terör bitsin.

Elbette silahlar sussun.

Elbette anaların gözyaşı dinsin.

Ancak milletin beklediği şey sadece silahların susması değil, Türkiye’nin geleceğinin de güvence altına alınmasıdır.

Çünkü bu ülkenin geleceği, büyükelçilerin diplomasi trafiğine, yabancı başkentlerin hesaplarına ve kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara bırakılamaz.

Türkiye’nin kaderi Washington’da değil, Ankara’da belirlenmelidir.

Eğer gerçekten terör defteri kapanıyorsa, millet bunu destekler.

Ama kapanan terör defterinin yerine Washington’un yeni Ortadoğu defteri açılıyorsa, milletin buna itiraz etme hakkı vardır.

Diyerek bir kez daha altını çizelim:

Türkiye’nin üniter yapısı, sınır güvenliği ve bölgesel bağımsızlığı tartışmaya açılmamalıdır.