Osman Toprak, yeni kitabı Dil ve İmkân‘da Türkçenin karşısında bulunduğu kuşatmayı ve bu kuşatmanın nasıl yarılacağı sorusu üzerinde sahici ve sadra şifa olacak cümleler kuruyor. Eğer gerçekten hayatımız dilimizle ve dilimiz hayatımızla kaimse -ki kesinlikle öyle- dil konusu üzerinde daha güçlü bir tavır belirlememiz gerekmektedir.
Lois Bazin, Türk Dilbilgisi adlı kitabında, Türkçe ile ilgili şöyle bir örnek kullanmıştır: "Türkçe; Türkleştiremediklerimizden misiniz?" sözcüğünün Fransızcası şöyledir: "étes-vous de ceux que nous n‘avas pas pu turquiser?"
Bununla ilintili olarak, Moliére de, Kibarlık Budalası‘nda Türkçenin imkânlarıyla ilgili şu itiraftan kendini alamaz: "Şu Türkçe ne kadar hayran kalınacak bir dil! Keskin ve kısa bir anlatımı var."
Yukarıdaki iki örneği, elbette sebepsiz yere dikkatlerinize sunmuş değilim. Bu iki örneğe yerli olan ve meselenin hayatiyetini gösteren şu cümleyi de ekleyelim: "Dil milletin hayatıyla, millet de dilin hayatıyla mukayyettir." Bu son cümle, Millî Gazete‘den olduğu kadar, Kırklar ve Dergâh dergilerinden de takip ettiğimiz Osman Toprak‘a ait. Osman Toprak, uzun yıllardır dil merkezinde yaptığı çalışmalarını bir ilk kitapla sonuçlandırdı; Dil ve İmkân. Geçtiğimiz eylül ayında Profil Yayıncılık tarafından yayımlanan kitap, dil üzerine yazılan metinlerden oluşuyor. Dil ve İmkân için, bir ilk kitap diyorum zira bu kitap, önümüzdeki yıllarda diğerleri de atılacak bir ilk adım olduğunu hissettiriyor.
Türkçe düşünebilmek için Türkçenin işaret edilen anlamıyla muhafaza edilmesinin, sanıldığından çok daha hayati bir önem arz ettiğinin altını kalın hatlarla çizen Osman Toprak, içinde yaşadığımız zaman dilimi itibariyle Türkçenin çok ağır saldırılar altında kaldığını da, meseleyi temellendirerek izaha çalışıyor.
Dil ve İmkân kitabını iki bölüm üzerine inşa eden Osman Toprak, ilk bölümde anlamı dağılan, anlamı bozulan ya da anlamı taşınan kendi seçtiği bazı kelimeler üzerinden hem yaygın olan hatalı kullanışlara hem de Türkçenin karşı karşıya kaldığı bozgunun tehlikesine işaret ediyor. İkinci bölümde ise, Türkçenin süt dişleri Yunus Emre‘den, İstiklal şairi Mehmet Akif‘e oradan büyük usta Yahya Kemal‘e uzanan, doğru, düzgün ve güzel Türkçe örneğini, doğru, düzgün ve güzel ifade biçimleriyle ortaya koyuyor.
Dünyayı anlama ve ifade etme biçimimiz, hiç kuşkusuz ‘dil‘ vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Hem olay ve durumlara yaklaşımımız hem de onları nitelendirme sürecimiz, kullandığımız ya da kullandırıldığımız dil aracılığı ile cesamet kazanmaktadır. Bugün hemen herkesin bildiği Heidegger‘in meşhur ‘dil varlığın evidir‘ yargısı, önümüze çok büyük bir düşünme imkânı açıyor aslında. Milletlerin yaşama alanları da varlıkları da dilleriyle sınırlanmaktadır. Burada Osman Toprak‘ın ‘Temiz bir hayat, temiz bir dille kurulur‘ sözünü anmamız gerekir. Doğru düşünmek ve düzgün yaşayabilmek için doğru ve temiz bir dille düşünüyor olmamız kaçınılmazdır.
Bu yönüyle modernleşme hareketlerinin hızla bir yıkıcılığa dönüşmesi ile dil üzerine kurulan tuzakların artması arasında bir paralellik gözlemlenebilir. Öztürkçe adı altında, Türkçenin bin yıldır giyindiği türlü güzel libasları atıp, onu çırılçıplak bir iskelete dönüştürme gayretlerine dikkat etmek dahası gayretleri boşa çıkartmak için tetikte durmak gerekiyor.
Osman Toprak, ‘Dil davamız‘ başlıklı yazısında, cumhuriyetle birlikte dilimizde iki inkılâp yaşadığımızı belirtiyor; İlki hepimizin hafızasını sıfırlayan harf İnkılâbı, ikincisi ise özellikle 1932‘de başlayan Öztürkçenin geliştirilmesi çalışmaları. Güya dilimizi işgal eden, Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri Türkçeden temizlemeye çalışanlar, bilinçsizce Öztürkçe adı altında yerleştirmeye çalıştıkları ne idüğü belirsiz uydurma kelimelere ve Batı kökenli kelimelere sadece bakmakla yetinmişlerdi.
Dil üzerinde, özellikle devlet eliyle, yürütülen sadeleştirme çalışmalarının ciddiyetini, Toprak‘ın aktardığı bir bilgiyle görmemiz mümkün aslında: "Türk Dil Kurumu‘nun Teknik Terimler Komisyonu danışmanı olan Nihad Sami Banarlı 1949 yılındaki altıncı kurultayda vuku bulan ancak tutanaklara geçmeyen bir olayı anlatır. Üyelerden yeni teknik terimlerin oluşturulmasına hâkim olan ilke hakkında bir soru gelir. Sorunun yaydığı sessizliği ve mahcupluğu etimoloji komisyonu başkanı Saim Ali Dilemre bozar. Dil doktoru değil ama cana yakın bir tıp doktoru olarak şu cevabı söyler: "Arkadaşlar, kem küm etmeyelim, bizim prensibimiz mirensibimiz yoktu, uyduruyorduk."
Aslında meselenin, modernistlerce hangi ciddiyette ele alındığını anlamak için sadece Güneş-Dil teorisine bakmak bile yeterli olacaktır. O halde, öncelikli meselemiz Türkçenin neden bir kuşatma altına alındığı ve bu kuşatmayı yarmak için ne yapılabilir sorusu etrafında düşünmek olacaktır.
İşte Osman Toprak, yeni kitabı Dil ve İmkân‘da Türkçenin karşısında bulunduğu kuşatmayı ve bu kuşatmanın nasıl yarılacağı sorusu üzerinde sahici ve sadra şifa olacak cümleler kuruyor. Eğer gerçekten hayatımız dilimizle ve dilimiz hayatımızla kaimse -ki kesinlikle öyle- dil konusu üzerinde daha güçlü bir tavır belirlememiz gerekmektedir.
İsmet Özel‘in dil devrimlerinin gerekçesini belirtirken kurduğu şu cümle, meselenin ne boyutta hayati olduğunu da biraz daha izaha kavuşturmuş olacaktır: "Amaç, Türkçe konuşan Müslümanların Kur‘an dili ve düşünme yöntemleriyle olan bağlantısını koparmaktı. Nasıl? Yüksek sınıfa mahsus, yani devleti elinde bulunduran Kemalist kadroya has bir jargon türeterek..."
Özellikle Hasan el Benna‘nın ‘kardeşler‘e ısrarla yaptığı ‘dilinizi çok iyi öğreniniz‘ tavsiyesini de hatırlayacak olursak, Dil ve İmkân, şu günlerde muhakkak edinilmesi ve okunulması gereken kitapların başında olacaktır.





