İnsan ve onun varlığının yerleştiği toplumun yerli yerince ve kendine özgü dengeli ilişkisinin kavranması, tarihin akışında karmaşık, karşıt, iç içe geçmiş süreçler izleye gelmiştir. Genel olarak, merkezde yer alan insana öncelik verilmiş gözükse de, farkında olunsun veya olunmasın, birtakım sıralamalarda ve değerlendirmelerde geriye itildiği, kimi zaman da ihmal edildiği, yine tarihin tanıklığında çıkartılabilmektedir. Bütün bunlar da, yine aynı türe, yani bir canlı türü olan insan tarafından gerçekleştirilmiştir. Bunun nedeni, basitçe belirlemek istendiğinde, insanın varlığını, kendi bütünlüğü içinde kavrama, anlama, değerlendirme ve konumlandırma yönünde göz önünde tutulan farklı yaklaşımlardan kaynaklanabileceği söylenebilir.
Kuşkusuz insan, çok yönlü, çok boyutlu, birbirine karşıt niteliklere, özelliklere, birbiriyle çatışan yeteneklere vb. sahip bir canlı varlık türüdür. Sahip olduğu kimi yetenekler onu diğer canlılardan farklı konumda olduğunu göstermektedir. Fakat aynı zamanda bu farklı yeteneğini işletmeye başladığında, onu beklenmedik bir konuma da sürüklemektedir.
Sözgelimi, varlığını ve hayatını sürdürmek, yeteneklerini göstermek için toplu halde yaşamak zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Bu zorunluluk, yeteneklerini işletmesini kaçınılmaz olarak ona adeta emretmektedir. Bu durumda, ilişkide bulunmak zorunluluğu duyduğu hemcinsinin varlığını kabul etmek yükümlülüğünü doğurmaktadır. Bu yükümlülüğü yerine getirmede, isteyip istememesi her zaman onun iradesine, hoşnut olup olmamasına bakmaz. Daha doğrusu, onun varlığı, yaşayış tarzı, istekleri, beklentileri ve özlemleri tek ölçüt ve seçeneksiz belirleyici olmayabilir. Belki, sınırlı, birtakım neden ve şartlara bağlı tercihlerde bulunabileceğini, seçimler yapabileceğini tanıyabilir.
Aslında, zorunluluk, kısıtlılık, şartlılık gibi ortaya çıkan, yerine göre de engel olarak görülen bu durumlar, onun kendi varlığını içten ve derinden tanımasının, kavramasının ve değerlendirmesinin yolunu gösterip açan imkanlar ve fırsatlar şeklinde tanımlanabilir. Mesela, hiç tanımadığımız, bir daha da karşılaşmamız söz konusu olmayan birinin varlığını, yeteneklerini, öz olarak kendimizin sahip olduğu imkânlara sahip olduğunu, bütün güçlüklere rağmen tanıyıp kabul etmemiz, öncelikle bizim varlığımızın, kişiliğimizin bir kanıtı olma yanında, varlığımızın değerini içkin olan ahlaki kişiliğimizin bir göstergesi sayılmalıdır. Gerçi onu, herhangi bir niteliğinden, davranışından, bize karşı gösterdiği herhangi bir söz ve eyleminden dolayı, benimsemeyebilir, hatta farklı duygu, düşünce ve tavır içinde karşı bir konuma bile yerleştirebiliriz. Ancak salt insan olmasından dolayı ona karşı birtakım yükümlülüğümüzün ve sorumluluğumuzun bulunduğunu, bu yükümlülük ve sorumluluğun bizim varlığımızın bir gereği olduğunu göz ardı edemeyiz. Aksi takdirde, kendi varlığımızı, hayatımızı ve yeteneklerimizi göz ardı ettiğimizi, kendi kendimizle çatışmaya düştüğümüzü vb. duyumsar ve düşünürüz.
Bu şekilde bir yaklaşım, duyarlık ve düşünce, hemen gerçeklikten uzak, “romantik”, saflık gibi nitelendirmelere konu edilebilir. Fakat bu türden yaklaşım, duygu, duyarlık ve düşüncelerin, kendiliğinden insan olma varlığımızı birden ortadan kaldıracağı değerlendirmesini ve yargısını temellendiremez, geçersiz de kılamaz. Nitekim, bu tür duygunun, duyarlığın ve düşüncenin somut bir yansıması dil ile ifade edilmiştir: Beraat-i zimmet-hüsnüniyet-iyi niyet ya da summum bonum.