ABD ve müttefikleri, Irak‘ta tarihin en büyük işgallerinden birisini sürdürüyor. Her işgalde olduğu gibi kendi topraklarını, onurlarını, değerlerini savunan insanları katlediyorlar. Dün Ummu-l Kasr, Felluce, bugün Telafer. Yarın Allah korusun kimbilir yüreğimizin hangi parçası.
Sadece dünyanın değil, bir zamanlar bu coğrafyada çaresizlerin hamisi olan bizlerin gözleri önünde bu büyük facia devam ediyor. Sizlere bu yazı dizisinde, sınır diye kabul ettiğimiz çizgilerin hemen ötesinde gerçekleşen bir büyük katliamı ve bir insanlık dramını aktarmaya gayret edeceğiz. Çünkü Amerikan güçlerinin ve işbirlikçilerin burada gerçekleştirdiği operasyon, ne yazık ki Türkiye kamuoyunda yeterince duyulmadı. Satır arasında birkaç haberin dışında ele alınmadı. Koca devletin gönderdiği Kızılay yardım konvoyları bile Telafer‘den çıkarıldı. Aynı devletin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, katliamlar devam ederken "Irak‘ta PKK‘ya karşı da operasyon yapılması gerektiğini" söyleyerek eşi görülmemiş bir pazarlık anlayışına imza attı.
Burada size ABD‘nin tam bir yıl boyunca Telafer‘de yaptığı katliamın sadece bazı satırbaşlarını aktaracağız. Ama asıl dikkatlerinizi çekmek istediğimiz, Türkiye‘nin ve hükümetin bu konudaki ürkütücü sessizliği. Ve yıllardır dillere dolanan "Türkmen Kartı"nın masada nasıl harcandığı.
Türkiye açısından stratejik öneme sahip ve hepsi bir yana Türkiye‘nin canından bir parça olan Telafer konusunda inanılmaz gelişmeler oldu. Bunlardan en tuhaf olanı, Türkiye‘nin tavrındaki değişiklikti. Çünkü iddialara göre, Türkiye‘nin önüne konan bir pazarlık unsuru, Telafer‘e sessiz kalmalarını sağlamıştı...
Telafer, kurban mı edildi?
Türkiye‘nin "Türkmen kartı", Irak‘ta hem kendisini, hem de Türkmenleri yalnızlığa mahkum etmiş; sonuçta Telafer‘deki aylar süren kuşatmaya ve katliama sessiz kalınmasına kadar gelinmiştir.
Telafer, Türkmenlerin yerleşik olduğu diğer bölgelere oranla dana az tanınan bir bölge. Aslında Türkmenler için çok büyük öneme sahip, çünkü nüfusun neredeyse tamamı Türkmenlerden oluşuyor. 300 bin Türkmen‘in yaşadığı Telafer, Musul vilayetine bağlı ve bu konumuyla dünyanın en büyük ilçelerinden birisidir. Yüzde 95‘i Türk olan ve 200‘den fazla köyü bulunan Telafer, Musul‘dan yaklaşık 75 km uzaklıktadır. Telafer‘in bir başka önemli özelliği, burada çok sayıda Türkmen aşiretinin yaşamasıdır. El-Beyat, Alabay, Seyitler, İlhanlılar, Muratlı, Şeyhler, Babalar, Çulaklar, Çelebiler, bunlar arasında başlıcalarıdır.
Elde kesin rakamlar olmamakla birlikte burada yaşayan Türkmenlerin önemli bir bölümü Şiidir. Diğerlerini ise Sünni Türkmenler oluşturmaktadır. İşte bu önemli ayrıntı, bu bölgeye yönelik ilgisizliğin başlıca kaynağını oluşturmaktadır. Bu konuya girmeden, Telafer‘in tarihinden önemli bir bölüm aktaralım ve bu bölgedeki direnişin ne kadar sağlam bir geleneğe dayandığını birlikte görelim.
Kaçakaç direnişi ve Telafer
Misak-ı Milli sınırları içinde olmasına rağmen kaybettiğimiz Musul‘la birlikte Irak‘taki Türkmenlerle de aramıza sınırlar girdi. Oysa Irak Türkmenleri, Birinci Dünya Savaşı sonundaki İngiliz işgaline karşı gösterilen direnişte büyük rol oynamıştı. İşgalden sonra Bağdat‘ta, Musul‘da ve Kerkük‘te gösterilen direnişte her zaman onlar da vardı.
İşte o günlerde Telafer‘de yaşayan Türkmenler, bölgede yaşayan Arap aşiretlerini de yanlarına alarak direnişe geçtiler. (Lütfen dikkat edelim, Arap aşiretleriyle birlikte.) İngiliz kışlasına yapılan baskınla harekete geçen Telaferliler, ardından pekçok İngiliz subay ve askerini öldürdüler. İngilizlerin büyük birliklerle şehre yaklaşması üzerine, merkezi boşaltarak dağlara çekilen direnişçiler, aylarca büyük sıkıntılar çekerek buralarda mevzilendi. Şehrin boşalmasını fırsat bilen İngilizler ise, Telafer‘i yakıp yıktılar. Daha sonra çok sayıda Telafer ileri gelenini tutuklayan İngilizler, pekçoğuna büyük işkenceler yaptı ve sürgüne gönderdi.
1920 yılındaki bu büyük direniş, tarihe "Kaçakaç Yılı" olarak geçti ve yaşanan kahramanlık destanları bugünlere kadar ulaştı.
Türkiye‘nin Türkmen politikası var mı?
Irak‘la ilgili hemen her gelişmede Türkiye‘nin burada yaşayan Türkmenlerle yakından ilgilendiği gündeme gelir. Ancak bu ilginin ne kadar sahici olduğu, bugün yaşanan sonuçlarla birlikte ciddi bir tartışma konusudur.
Irak‘ta ne kadar Türkmen yaşadığı konusunda Saddam döneminde olduğu gibi ABD işgalinden sonra da üzerinde mutabakat sağlanan bir sayı bulunmamaktadır. Türkiye‘nin resmi olarak öne sürdüğü 3 milyon rakamı biraz abartılı olsa da, tarafsız kaynaklar bile bu nüfusun en az 1,5-2 milyon arasında olduğunu belirtmektedir.
Nüfusun ne kadar olduğunun yanı sıra, bu nüfusun sahip olduğu özellikler üzerinde de durmak gerekiyor. Irak Türkmenlerinin yaklaşık yüzde 45-50‘si, yani neredeyse yarısı Şiidir. Bu durum, ne yazık ki Türkiye‘nin şu ana kadar üzerinde neredeyse hiç durmadığı, hatta gözardı ettiği bir gerçektir. Esasen Türkiye‘nin kendi etrafındaki ülkelerde bulunan topluluklarla, sahip olduğu tarihi, dini, kültürel ortaklıklar üzerinden yakınlık kurmama konusundaki ısrarı, sadece Şii Türkmenlerle değil, zaman içinde Sünni Türkmenlerle olan irtibatları da zayıflatmıştır.
Daha açık bir ifadeyle, Türkiye‘nin "Türkmen kartı" olarak tanımlanan stratejik avantajı, kurduğu ilişkilerin sağlam bir zemine oturmaması yüzünden, kendi aleyhine dönmüştür. Bugün başta Barzani olmak üzere Irak‘ta yaşayan Kürt grupların Türkiye‘den uzaklaşmasında, "Türkmen kartı" üzerindeki göstermelik hassasiyetin önemli bir payı vardır. Kısacası, yapılan yanlışlarla hem Türkmenler, hem de Kürtler kaybedilmiştir. Irak‘ın en iyi eğitim almış ve en şehirli nüfusu olan Türkmenlerle ilgili Türkiye‘nin politikaları, bu topluluk arasındaki bölünmeleri artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Bu önemli topluluğun sadece Türkiye‘nin "istihbari uzantısı" gibi algılanması, onların Irak‘taki hayatını daha da zorlaştırmıştır.
Saddam döneminde Türkmenlerin siyasi merkeze katılımını artıracak ve onların gücünü artıracak yerde Türkiye, Türkmenleri sadece kağıt üzerinde ve hamaset dolu bir yaklaşımla desteklemiştir. Daha da kötüsü, Türkiye‘de mevcut olan siyasi, ideolojik, istihbari ve kurumsal tüm çekişmeler Türkmenlere yansımıştır. Böylece farklı Türkmen gruplar, ülkemizdeki çekişmeleri temsil eden yapılara dönüştürülmüştür. Ankara‘nın daha sonradan işin fakına varıp Türkmenleri aynı çatı altında birleştirme çabası ise sonuç vermemiştir.
Bu konudaki boşluk ve yetersizlik, ABD‘nin işgaliyle birlikte daha da belirginleşmiş, Türkmenler yeniden oluşturulan siyasi merkezin tamamen dışında bırakılmıştır. Bugünkü yapıda siyasi temsil açısından sadece Şii Türkmenler aktif durumdadır. Ancak onların da tüm irtibatları Irak‘taki Şii grupların siyasete katılımı üzerinden gerçekleşmiştir. Sünni Türkmenlerin sahipsizliği gerçekten endişe verici boyutlardadır. Tıpkı Telafer katliamında olduğu gibi.
Türkiye‘nin "Türkmen kartı", Irak‘ta hem kendisini, hem de Türkmenleri yalnızlığa mahkum etmiş; sonuçta Telafer‘deki aylar süren kuşatmaya ve katliama sessiz kalınmasına kadar gelinmiştir.
Niçin Telafer?
Aslında işgal güçlerinin Telafer‘i gündemlerine almaları çok daha önceye dayanıyor. Özellikle Felluce‘de yapılan katliamın ardından "sıranın Telafer‘e geldiği" haberleri yayılmaya başlamıştı. Nitekim 2004 yılının Eylül ayından itibaren işgal güçleri ve onlara destek veren Irak Ordusu (!), bu şehre yönelik saldırılarını yoğunlaştırmaya başlamış ve ilk kapsamlı saldırıları gerçekleştirmişti.
Peki niçin Telafer?
İşgal güçlerine ve onların Türkiye‘ye kadar uzanan işbirlikçilerine göre bu şehir, Irak‘taki "terörist" saldırıların en önemli kaynaklarından birisini oluşturuyor. Aynı zamanda Telafer‘in Suriye sınırına olan yakınlığı, bu ülkeden gelip Irak‘ta faaliyet gösterenlere önemli kolaylıklar sağlıyor. ABD güçlerine ve onların ülkemizdeki uzantısı olan bazı uzmanlara (!) göre Telafer‘de yaşayan Şii Türkmenler de, Sünni Türkmenler de "teröre destek veriyor". Hatta iddialara göre bu bölge, Ebu Musab El Zerkavi‘nin en fazla destek bulduğu alan ve Ensar-ul İslam ve Ensar El Sünne gibi örgütler de buradan besleniyor. Ayrıca Mukteda Sadr ve Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi‘ne bağlı çok sayıda "militan" da burada barınıyor.
İşgalcilerin bakışı böyle. Ancak Telafer‘in bu kadar öne çıkmasının asıl nedenleri elbette çok farklı. Öncelikle şehrin son derece stratejik bir konumu bulunuyor. Ayrıca Suriye ve Türkiye‘ye yakınlığı önemini artırıyor. Yakın bir gelecekte Suriye ve Türkiye‘ye açılması muhtemel Sincar ve Ovaköy sınır kapıları, Telafer‘i daha da stratejik konuma getirecektir.
Şehirdeki Şii ve Sünni nüfusun başından beri işgal güçlerine karşı açık tavır almaları, bu iki topluluk arasında ortaya çıkması muhtemel bir dayanışmanın getireceği sakıncalar, ABD‘yi ürkütmüştür. Bu nedenle Telafer‘de başından beri Şii ve Sünni Türkmenlerin aralarını açmak için çok ciddi bir psikolojik savaş yürütülmüştür. Nitekim operasyonların önemli ölçüde Sünnilerin bulunduğu bölgelere yoğunlaştırılırken, aynı zamanda özellikle Mukteda Sadr‘a bağlı bazı Şii direnişçilerin de takip edildiği bilinmektedir. Dolayısıyla hedef, hem farklılıkları çatışmaya dönüştürmek, hem de önemli bir direniş geleneğine sahip olan şehirde, her noktada direnişi kırmaktır. Telafer‘de hem Sünnileri, hem de Şiileri içine alacak bir "direniş modeli", işgalciler için hep korkulu rüya oldu.
Ancak bu kadar stratejik öneme sahip ve hepsi bir yana Türkiye‘nin canından bir parça olan Telafer konusunda inanılmaz gelişmeler oldu. Bunlardan en tuhaf olanı, Türkiye‘nin tavrındaki değişiklikti. Çünkü iddialara göre, Türkiye‘nin önüne konan bir pazarlık unsuru, Telafer‘e sessiz kalmalarını sağlamıştı.
Oysa 2004 yılı Eylül ayında Telafer‘e yapılan ilk saldırıda Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, hiç beklenmeyen bir tepki vermişti. Gül, Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell ile hayli uzun bir telefon görüşmesi yapmış, ardından şu açıklamada bulunmuştu: "Telafer operasyonu durmaz ise, Türkiye‘nin ABD ile Irak‘ta işbirliğine son verebilir." Bu açıklama sadece ABD‘yi değil, Türkiye Dışişleri‘ni de karıştırmıştı. Nitekim ertesi gün yapılan açıklamalarla durum hafifletilmeye çalışılmış, deyim yerindeyse "ABD‘nin öfkesi yatıştırılmıştı"
Aynı günlerde Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada da Türkmenlerle ilgili gelişmelerin kaygıyla izlendiği ifade ediliyordu. Ankara‘nın tepkisi ABD‘yi bir an için olsa da şaşırtmıştı. Ancak onlar bu tepkinin devamının gelmeyeceğini ve kalıcı olmadığını çok iyi biliyordu.
Bu gelişmeler üzerine dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman devreye giriyor ve operasyonun direnişçileri hedef aldığını savunuyordu. Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Baki İlkin ile bir araya gelen Edelman, görüşmeden sonra, Türkmen kenti Telafer‘e düzenledikleri saldırılarla ilgili ‘‘operasyonun kentin barışçı nüfusunu değil, direnişçileri hedef aldığını‘‘ değerlendirmesini yapıyordu.
Bu arada "barışçı nüfusu hedef almayan" operasyon, şehrin tepesine binlerce bomba yağdırıyor, camilere, evlere ard arda baskınlar düzenliyordu.