Tatildeyim demeyeceğim. Anladığımız anlamda Müslümanın
tatili olamaz.
Biz, buna Sıla- rahm diyelim. Dost ve akraba
ziyaretleri, gönül almalar, merhum babamla annemin ahbaplarının gönüllerini
almaya devam ediyorum.
Sağ-sol ayırımı yapmadan eskimeyen dostlarla sohbetler
yapıyorum.
Berat gecesi günü, bu dostlardan 19 kadarıyla bizim evde
yemekten sonra Sevgili Peygamberimizle Ebu Zerr el Ğıfari arasında geçen uzun
bir hadisi sohbet konusu yaparak, Sevgili Peygamberimizin her soruya iki veya
üç kelimelik cevaplarını açarak, karşılıklı konuşarak dilimizi tatlandırdık,
gönlümüzü ballandırdık, Rabbimizden beratımızı umarak gece yarısı ayrıldılar.
Dost meclislerini olmazsa olmazı Sakallı İbrahim de
vardı.
Bazıları göre Gözlüklü İbrahim.
Onu siz tanırsınız.
02/05/2003 Tarihli Milli Gazete deki yazımda Sabır Taşı
İbrahim başlığı altında size tanıtmış ve Tanıdığım Ünsüzler isimli kitabıma
da şöyle almıştım:
Kadir gecesinde değil, kocakarı soğuklarının hüküm
sürdüğü gecede dünyaya geldi.
Anasından emdiği süt burnundan gelmedi. Çünkü o, ana sütü
emmedi.
Belâlar bağdaş kurup evin köşesinde otururken o eli
böğründe, belanın emrinde pösteki sayıyordu. Halinden şikâyet etmedi.
Pöstekinin her kılında Hasbünallah diyerek belaları da helva gibi
tatlandırdı.
Elin kısmeti Hint ten Yemen den gelirken onun elindeki
kısmeti Kaf dağının arkasına uçtu gitti. O üzülmedi oruçla telafi etti.
Ellerin her tuttuğu altın olurken, onun tuttuğu altın,
bakır olurdu. Ama o, Yüküm hafifledi, Allah beni, altının altında bırakmadı
diyerek sevindi.
Kısmette ne varsa kaşıkta o çıkar deyip dört kulplu dünya kazanına kaşığını
uzattı ama kazan kaşığını da kaptı.
Bazıları turnayı gözünden vururken o, gözünden vuruldu ve
kanadı kırıldı. O, turnayı kör etmediğine sevindi.
Belalar yağmur olup yağarken onun sabır bardağı hiç
taşmadı. Acıyı acıyla gideren Allah a olan hamdine devam etti.
Çile çekti, çilesi bir türlü dolmadı ama o, hiçbir zaman
canından bezmedi ve şikâyet etmedi. Dişini sıktı. Dinine sımsıkı sarıldı. Şefkat
tokatları onu hep Rabbine doğru koşturdu.
Talihi yar olmadı. Garipti ama yuvasını yapan olmadı. O
ise gariplerin yâri oldu, yaralarına merhem olmaya çalıştı.
Güvendiği dağlara
kar yağardı. O ise belalarla kartopu oynardı.
Tuttuğu dallar eline gelirdi. Ama o, dallar kurumasın
diye eker ve dostluk ormanı yeşertirdi.
Şehirde herkes onu tanır, sever, sayar, espri patlatacak
diye iki dudağının açılması için ne numaralar yaparlardı.
Bıçak kemiğe dayanmadı, bıçak onun kemiğinden korkup
kaçtı. O ise belanın kaçışına ne fıkralar üretirdi.
Onun düştüğü damdan düşen olmadığı için halinden anlayan
yoktu. O, her türlü damlardan düştüğü için her kanadı kırığın tesellicisi idi.
Canı burnuna gelip orada beklemekten yoruldu. O, canından
bezmedi. Kafesten uçmaya çalışan can kuşunu Allah ın zikriyle sakinleştirdi.
Gam yüklü kervanın, kervanbaşı idi. İçi ağlarken dışından
hep güldü ve güldürdü.
Aç kalan, ilaç bulamayan, müdüründen fırça yiyen,
hanımından azar işiten, iflas eden herkes onu bulur, neşe saçan esprilerini dinler
efkâr dağıtırdı.
Dişlerini fazla kullanmadı ama çabuk döküldü. O, buna hiç
üzülmedi. Çünkü dişleyecek bir şeyi yoktu.
Bir gün ellerini kaldırdı Allah ım, Ümmeti Muhammed e
gelecek belaların hepsini bana ver. Ben alıştım. Başka kulların çekmesin dedi.
İşte o günden beri, ben de halimden şikâyet etmemeye
kendimi zorladım ve faydasını gördüm.
Tavsiye ederim.