Bugün 1 Ocak. Miladi 2017 yılının ilk günü. Dış politikada yoğun günler geçiriyoruz. Böyle bir günde, geriye dönüp ülkemizin son 15 yıllık dış siyaset anlayışını tarif edelim desek, en iyi ifade “taşımalı dış politika” olur herhalde. Ne demek şimdi bu? Taşımalı eğitim tamam da, bu da nereden çıktı diye düşünenleri çok merakta bırakmayalım. Şöyle ki;
Biz yerden bitme bir devlet değiliz. Üç kıtanın tarihini etkilemiş önemli ve kapsayıcı bir geçmişimiz var. Anadolu’yu merkeze alarak 360 derece kendi çevrenizde dönseniz, her yüzünüzü çevirdiğiniz coğrafyadan size yüreğini açan sıcak bir kalp, dua eden dertli bir insan bulabilirsiniz.
Belki şimdi bu coğrafyalar başka ülke adları ile anılıyorlar ama bunun çok bir önemi yok. Aramıza sınırlar çizilmiş olsa da, yüreklerimizin arasına kurulmuş olan köprüler güçlü ve anlamlıdır. Yani araya kim girerse girsin önemli değil. Hiç kimse kalplerimiz arasındaki yolları kapatamaz. Bu hal böyleyken aynı zamanda “taş yerinde ağırdır” demiş atalarımız. Onlar bu kalbi yakınlığımızla birlikte kendi vatanlarında yaşamaya devam ederlerse, bizler daha güçlü oluruz, Bab-Ali olarak elimiz o zaman daha da güçlenir. Ancak biz son 15 yılda sürekli mevzi kaybediyoruz. Geri çekilmeleri başarı olarak takdim ediyoruz. Kriz bölgelerindeki insanları kaçırırcasına alıp ülkemize getirmeyi, bir başarı destanı! olarak dilden dile dolaştırıyoruz. Hata yapıyoruz. Gaza getiriliyoruz. Geri adım atıyoruz. Yanlış çıkarımlarla bilerek veya bilmeyerek iç karışıklıklara düşmelerine sebep olduğumuz coğrafyalardan çekilerek, emperyalistlerin hedeflerine kolayca ulaşmalarının önünü açıyoruz. Sosyal ve kültürel sınırlarımızı koruyamıyoruz.
Libya karışıyor. Yapabildiğimiz tek şey insanlarımızı en hızlı bir şekilde oradan çıkarmak ve olabildiğince acele bir şekilde ülkemize getirmek oluyor.
Yemen birbirine giriyor. Fitne her tarafta kol geziyor. En kolay yapabildiğimiz işi yapıyor ve oradaki insanlarımıza kaçın canınızı kurtarın diyebiliyoruz.
Suriye’de yüzlerce yıllık mühürlerimizin üzerine bombalar yağıyor. Halep gibi bizden olan, medeniyetimiz kokan onlarca şehirlerde taş üstünde taş bırakmıyorlar. İnsanlar her türlü kirli entrikalarla can derdine düşüyor. Katlediliyorlar, yurtlarından çıkmaya zorlanıyorlar. Gelinen durum itibariyle dara düşmüş kardeşlerimizi kendi evimize kabul etmekle, onlara Ensar olmakla bize yakışanı yapıyoruz ama bu insanları neden kendi topraklarında yaşatamadık sorusuna makul ve mantıklı cevapları bir türlü veremiyoruz. İçe kapanıyoruz, adım adım etrafımız sarılıyor, kuşatılıyoruz farkında değiliz.
Süleyman Şah Türbesini hem de bir gece yarısı tasımızı tarağımızı toplayarak sınırımıza yakın bir yere taşıyoruz. Bunu da ülkemizin operasyon gücünün artması olarak açıklıyoruz. Biz türbeyi getirdikten sonra ABD’sinden, PYD’ sine kadar hepsi “Türkiye taşıma öncesi bize bilgi verdi” açıklamaları yapıyor. Yani birileri(!) türbeyi önce taciz ateşine tutuyor. Sonra da alın götürün bunu buradan, askerleriniz tehdit altında diyor. Oraları terk etmemiz için resmen tezgâh kuruluyor. Biz ise başımızı kuma gömüp, bunun dış politikada çok başarılı bir hareket kabiliyeti olduğundan dem vuruyoruz.
Bugün İngiltere yani Büyük Britanya için topraklarında güneş batmayan ülke deniyor. Neden? Çünkü Avustralya’sından, Kanada’sına, İskoçya’sından, İrlanda’sına, Yeni Zelanda’sına kadar her bir yerde İngilizlerin gönüllü elçiliğini yapanlar var. Biz ise bütün gönüllü elçilerimizi kendi topraklarımıza taşıyarak küçülme, geri çekilme yoluna başvuruyoruz. Bize umut bağlayanları doğdukları topraklarda yaşatamıyoruz. Böyle bir dış politika bakışının sağlıklı bir öngörüsü yok demektir. B,C,D planlarından bahsedilemez. Bu politikanın kırılgan ve her an bir hata yapacakmış gibi endişe verici bir yapısı var. Bizler neden tehlikeyi gelmeden önce hisseden, ona göre tedbir alan bir stratejiyle değerlendirmeler yapamıyoruz?
Şimdi biz bunca yaşananlara bakıp bu dış politikaya “taşımalı” diyerek hata mı yapıyoruz? Bir kere daha düşünmeye değmez mi?
Zararın neresinden dönülse kârdır. Her şeye rağmen bu kuşatmanın üstesinden gelebilmemiz mümkün. Sadece durduğumuz yeri değiştireceğiz. Sosyal, kültürel ve tarihi bağlarımızın olduğu coğrafyalara başkalarının gözleriyle bakmayacağız. Kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz. Nasıl ki taşıma suyla değirmen dönmezse, Türkiye de gönüldaşlarını sınırlarının içine taşıyarak kendisinin ve onların güvenliğini ilelebet sağlayamaz.